Şimdi Hayat
    Grup Seksendört

    .


    Kelimeler Benim Blog 1 yaşında!

    Geçen yıl bugün almıştım kelimelerbenim.com alan adını. Nerden aklıma geldi bilmiyorum bu isim, hem tüm kelimeleri -kötü de olsa- sahiplenmek istedim, hem de tüm kelimelerin insanlara haiz olduğunu -kötü de olsa- belirtmek istedim belki de. Bir gün tüm dünyanın varlığı paylaşılacak olsa, söylecek ciddi bir sözüm olsun, kelimeler benim deyip pastadan da en büyük payı alayım istedim. Türkçe olsun olmasın tüm kelimelerin avuktalığını yapabilirim evet. Onların hiçbir suçu yok çünkü. Onları biz türettik. Bok da bizim, umut da, aşk da bizim. Ölüm de bizim, yaşam da, kaşar da bizim. Şavaş da bizim, barış da, yarış da. Önemli olan onları yerinde kullanabilmek. Bir sözcüğü sevgiliye, arkadaşa, anneye, çocuğa, ihtiyara farklı incelikte söyleyebilmek. Harflere dil ile değil, kalp ile şekil vermek önemli olan. Şimdi şöyle bir dönüp bakıyorum da, yazma ihtiyacımdan doğan bu blog bir süre sonra bir hobiye, kısa bir süre sonra da neredeyse bir iş'e dönüştü. Bu blogdan ekmek yedim, yemedim desem yalan olur. Blogların bir para kazanma aracı olarak açılmasına karşıyım. Fakat takdir edersiniz ki yazma ihtiyacından doğan bir blogunuz varsa ve blogunuz üzerinde istikrarlı bir çizgi çiziyorsanız, bir süre sonra popülarite kazanmaya ve bunun sonucu olarak para kazanmaya başlıyorsunuz. Bu bağlamda blog yazarlarının bloglarından bir gelir elde etmeleri, günümüz blog dünyası için olumlu bir gelişmedir. Kelimeler Benim Blog bana bir yıl içinde 3 farklı PR yükselmesi, DMOZ kaydı, PCnet dergisi'nde adımın geçtiği bir tanıtım ve blog dünyasından birçok blog yazarı arkadaş kazandırdı. Diyorum ki, Blog Ödülleri 2010 yarışmasında bir de kategori birinciliği kazansak, Kelimeler Benim Blog için güzel bir birinci yıl hediyesi olmaz mıydı?


    Daha güzel bir dünya için

    Merhaba arkadaşlar ben Merve Nur 11 yaşındayım ve İstanbul'da yaşıyorum. Size bu gün ‘Nasıl daha güzel bir dünya kurabiliriz’ adlı bir yazı yazacağım ve izninizle yazıma başlamak istiyorum.

    Nasıl daha güzel bir dünya kurabiliriz? Bizim dünyamızda birçok yetim-öksüz çocuk, sokaklarda kalan bir çok insan var. O insanlara yardım etmemiz gerekir, yardım edebilirsek dünyamızı kurtarabiliriz. Tabikide bu kadarla kalsa dünyamız çok güzel bir dünya olurdu çünkü bizim insanlarımızın çok yardımsever olduğunu herkes bilir ama bu kadarla kalmıyor. Ekonomik krizler, küresel ısınma ve bunun gibi birçok unsur var.

    Bu dünyada en çok sevmediğim şey televizyonda partilerin (akp-chp) gibi partilerin birbiriyle kavga etmelerini hiç sevmiyorum, çünkü o güzelim haberlerin yerine onları izlemek canımı sıkıyor. Hiç anlamıyorum hangi parti olursa olsun dünyamız insan gibi yönetilsin yeter.

    Neyse gelelim 23 Nisan’a. 23 Nisan (23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı) Atatürk’ten bize (çocuklara) armağan.Bence dünyanın en güzel bayramı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’dır. Oyun, şiir bahane 23 Nisan şahane :) El ele verip bu dünyayı kurtarabiliriz :)
    Benim blogum da bu: sihirlirenkler.blogspot.com
    Bu yazı Türkiye'nin en büyük kollektif sosyal medya sorumluluk kampanyası olan 23 Nisan Blogları kampanyası doğrultusunda 23 Nisan 2010 günü ön sayfasını bir çocuğun klavyesine bırakmıştır. Yazının sahibi 11 yaşındaki kardeşim Merve Nur. Yazıya ait resmi kendisi seçmiş olup, yazıya boşluk hataları düzeltmesi dışında bir düzeltme yapılmamıştır.


    Alternatif tatil önerileri

    Havalar ısınmaya başladı. Hatta bu günlerde uzun kollu giysiler gün içinde insanı bunaltabiliyor. Burdan da anlıyoruz ki yaz gelmiş. Diyeceksiniz ki yazın geldiğini anlamak için bunları yaşamak yerine neden takvime bakmıyorsun ey şaşkın. Ben de derim ki size, bizim şu enteresan ülkemizde takvimdeki tarihin hiçbir önemi yok. Yaz günü kar yağar, aralık ayında güneş yakar. Havasını sevdiğim ülkesi. Şimdi bizim gibi öğrenci - memur tayfasına göre değil ama, yılın yorgunluğunu atmak için şöyle güzel bir tatil yapsak, Flemenk dostlarımızın dediği gibi bir Vakantie Spanje yapsak hani hiç de fena olmaz değil mi? İspanya tatili yani. İzmir, Kuşadası, Bodrum, Alanya falan oralara beş basar aslında ama yurt dışında tatil yapmanın da kendine has bir havası var bence. Komşu ülke Yunanistan'ın bir sürü adası var. İklimi de Türkiye'mizin iklimiyle hemen hemen aynı. Akdeniz ülkesi sonuçta. Mesela Yunanistan'a gidip bir Vakantie Griekenland yapsak pek iyi olurdu. Hem oraların tarihi mirasını ve coğrafi güzelliklerini de görmüş olurduk. Böyle Flemenkçe yazıyorum diye yadırgamayın beni ey dostlar. Pierre van Hooijdonk abimiz de Türkçe konuşuyor. Ona karşı vefa borcumuzu ödüyorum. Şaka şaka, bu tanıtım yazısı Hollanda'larda okunacak ya, ufak bi güzellik yapıyorum hepsi bu. Neyse konuya dönecek olursak, İspanya, Yunanistan gibi ülkelere tatile gitmek yerine fantastik bir alternatife evet diyebiliriz. Nedir diyeceksiniz o alternatif tatil. Hani Avustralya'da Disneyland var, Miki Farenin, Donald Duck'ın falan memleketi hep. İşte onun bir de Avrupa versiyonu varmış. Disneyland Parijs. Alın çoluğu çocuğu, gidin buralara. Ben gidemiyorum, siz gidin ey canlar. Paranız varsa durduğunuz kabahat zaten.


    Eurovision tütün kokuyor

    O sabah gözlerimi açtığımda kendimi iki odalı bir evin sert kanepesinin üzerinde buldum. Etrafa ürkek bir sincap gibi bakarak neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Karşı kanepede bana arkasını döndüğü halde yatmış, siyah uzun saçlı bir kız uyuyordu. Ne nerede olduğumu biliyordum, ne de o siyah saçlı kızın kim olduğunu. Oda sigara kokuyordu ve daha kötüsü ağzımda da fena halde sigara tadı vardı. Yüzümü ekşiterek duvara dayanmış şekilde duran gitara baktım. Elektro gitar dedikleri düğmeli - kollu gitarlardandı. Saatin kaç olduğunu merak edip, saatimin üstünü kapatmış olan sweat-shirt'ümün kol kısmını yukarı çektim. Swatch marka, üzeri istanbul figürleriyle kaplı bir saate bakıyordum ve o saat 10:30'u gösteriyordu. Üzerimden yorganı atıp kanepeden indim. Karşı kanepede yatan siyah saçlı kızın yanına kadar gittim. Yüzünü göremiyordum. Yorganı kafasına kadar çektiğinden, yorgan üzerinden omzuna dokundum. Tepki vermedi. "Bakar mısın" dedim. Sesim çok kalınlaşmıştı. Yavaşça arkasını dönmeye başladı. Açıkçası heyecanlanmıştım. Yüzünü gördüğüm anda geri doğru fırladım. Siyah saçlı kızın fırça gibi bıyığı ve sakalı vardı. Yarı açık gözlerle bana bakıp "ne var lan" dedi. "Kimsin oğlum sen?" diye karşılık verdim arkadan kız sandığım uzun saçlı adama. "Sezer, bi siktir git sabah sabah" deyip tekrar yattı. Adımı biliyordu. Az önce gözüme takılan gitar bu adamın olmalıydı. Şaşkınlık içinde evin kapısı kapalı olan diğer odasına yöneldim. Biri bayan iki kişi birbirine sarılmış, kelebek pozisyonunda uyuyorlardı. Onları da tanımıyordum. Neler olduğu hakkında tek bir fikrim bile yoktu. Kapıyı kapatıp mutfağa gittim. Ortalık leş gibiydi. Açlıktan midem kazınmıştı ve ağzımdaki sigara tadı gittikçe daha da acılaşmaya başlıyordu. "Neyse, birşeyler atıştırayım da kafamı toparlarım" deyip buzdolabının kapısını, ardında ne olduğu bilinmeyen gizemli bir kapıyı açma pozisyonunda açtım.


    Bloguma kuvvet!

    İki senedir yapılan Blog Ödülleri diye bir yarışma var ey dostlar. Bilmeyenler bilenlerden öğrensinler! Duyardım da deli gönül murat etmezdi gidipte katılmayı. Zira elimde mâlzemem yoktu. Aslında bir - iki tane tırto sayfam vardı ama sandıktan tek oyu çıkan muhtar adayı gibi madara olmak da ağır gelirdi bu deli yüreğe. Aradan yıllar yıllar geçti. (2008 - 2009) Ve bu bünye karar verdi katılmaya blog ödüllerine. BÖ! deyi korkutma ünlemli yarışmanın kategori birincisi olursam halim nice olur diye de düşünmedim değil. Zira akraba, eş - dost bunu oscar gibi birşey sanıp büyük beklentiler içine girebilir. Bunun da çözümünü buldum ey canlar! Akraba ve tâlukatlarıma bahsetmedim blog ödüllerinden. Sanal dostlarım, ziyaretçilerim ve süpersonik arkadaşlarım yeter bana deyip avuttum kendimi. O kadar yazı yazıyoruz, hikaye, makale yazıyoruz. E artık bir oyu da hak etmedik mi ey okur kitlesi? "Ettin ulan, ettin" dediğinizi duyar gibiyim. O zaman nedendir bu bekleyiş gayrı? Blog Ödüllerine üye olup, Kelimeler Benim Blog'a oy vermemek olur mu? El ele verelim, kazanayım şu ödülleri, söz veriyorum hepinize birer para çukulata alıcam ulan. Ama çukulatayı alıcı ödemeli kargoyla gönderirim ona göre.
    Şimdi canım benim, buraya tıkladığında açılacak olan yeni pencerede önce üye ol Blog Ödüllerine. Orda üye olurken cep telefonu numarası istiyor yalnız. O sizi sakın kıllandırmasın. Adamlar sadece mesajla Onay Kodu gönderiyorlar. Onu bir sonraki aşamada sizden soruyorlar. Telefonunuzdan para ya da kontör falan gitmiyor şerefsizim. Eğer giderse 13 katını öderim. Bir kişi birden çok üyelik açıp birden çok oy vermesin diye önlem amaçlı bir uygulama bu. Üye olduktan sonra buraya tıklayarak, Kelimeler Benim Blog'un oy verme sayfasına gidiyorsunuz. Orada sayfanın en üstünde sağda Oy Ver diye bir buton var. Ona tıklayınca oyu vermiş oluyorsunuz. İşte bu kadar kolay ey canlar. Artık Kelimeler Benim Blog'a oy vermemeniz için hiçbir sebebiniz yok. Beni sizler yarattınız. Hep beraber Alpella Kişisel Bloglar Kategorisi birinciliğine! Bloguma kuvvet! Size bir de liste şeklinde vereyim benim güzel seçmenlerim.
    1.Aşama: Blog Ödülleri'ne Üye Olun: http://2010.blogodulleri.com/register
    2.Aşama: Kelimeler Benim'e Oy Verin: http://2010.blogodulleri.com/fra...


    Bankamatikle sevişenler

    Bankamatik önünde sıra beklemek, diğerlerine göre daha modern bir bekleyiş süreci olduğundan, insanlar bu süreçte sakindir. Bankamatiklerde genç insanlar yaşlılara sıra vermez. Bu bağlamda bankamatik bekleyişi geleneksel anlayış ve kültürle doğrudan ilişkili değildir. Varsayım olarak, beş kişi bankamatikte sıra bekliyorsa, grubun odak noktası o anda bankamatik sıra grubuyla dış dünya arasındaki ince çizgide olan, işlem yapan kişidir. İşlemini bitirdikten sonra, sıradaki yoldaşlarına karşı son görevini yapmak zorundadır. Bu, yazılı olmayan bir ATM kuralıdır. O son görev sıradakilere makine hakkında kısa bir bilgi verip oradan uzaklaşmaktır. Bu bilgi bazen "para vermiyor", bazen "sadece ellinin katlarını veriyor" , bazen de "para yatırılmıyor" şeklinde olup, gruptaki diğer bir kişi tarafından tüm gruba tekrar edilir: Para vermiyormuş! Tekrar eden kişi grubun atılganıdır ve her grupta yalnızca bir adet bulunur.

    Bu insanlar arasında bazıları vardır ki, onlar kendilerine olan yüksek güvenleri ve sıradaki diğer insanlara belli etmemeye çalıştıkları endişe dalgalarını içlerindeki denizde bütünleştirip, davranışlarını fırtınaya yakalanan bir yük gemisi ciddiyetinde sert hareketlerle gün yüzüne çıkaran genç sayılmayacak, ama büyük bir kesimi yaşlı da olmayan, dünya ekonomisindeki harekete katkıları maaş çekip, kredi kartı ödemekten ibaret olan büyük bir insan topluluğudur. Onlarla her zaman karşılaşırım. Arkalarında sıra beklemek, sonu gelmeyecek bir azabın içinde bırakır beni. Önce kartlarını çıkarıp, ATM'ye nasıl sokacaklarını kontrol ederler. Kartı makineye sokarken, bir daha geri gelmeyecekmiş gibi yavaş hareket etmelerinden onları tanıyabilirsiniz. Kart, ATM'ye girdiği andan itibaren hareketleri daha da yavaşlar. Şifre sorma ekranında yazan tüm yazıları okumaya başlarlar. Onlar okuyana kadar süre dolar ve ATM ötmeye başlar. "Ek süre istiyor musunuz?" ekranı geldiğinde, yanlış bir hareket yapmamak için bu ekranı da tamamen incelerler. Ek süre istemenin ne demek olduğundan pek de emin olmadıkları için kararsızlık içinde donup kalırlar. Bu süre içinde kart makineden çıkartılır. Şaşkın gözlerle ekrana bakarken,  kartı tekrar içeri iterler. Bu defa şifre sorma ekranında süre dolmadan şifreyi yazmayı akıl ederler. Şifre yazarken tuşlara o kadar yavaş ve uzun basarlar ki, bazen bir tuş üzerinde fazla durdukları için aynı karakteri iki defa girip şifreyi silmek zorunda kalırlar. Ve uzun uğraşları sonucu hesaplarına bir şekilde girmeyi başarırlar.


    Velev ki pagerank 4 olduk!

    Neden böyle oluyor bilmiyorum ama, pagerank güncellemesini kontrol etmek yerine, kendi blogumun PR değişim sonucunu hep başkalarından duyuyorum. Az önce Açıköğretim sınavından geldim, friendfeed'de takılırken MSN ortamında bizim Doğuhan verdi bu güzel haberi. Tuttuğum bu kişisel blog, türünün diğer örnekleri kadar çok güncellenemese de, özgünlüğü ve belki de kod - sayfa düzeni sayesinde, beklediğimden daha da iyi bir yere geldi. PR1 ile başladığım yükselme bana PR3'ü, ardından PCnet dergisi tanıtımını, DMOZ kaydı ve nihayetinde Pagerank 4'ü getirdi. Allah'a şükürler olsun ki, emek verdiğim o küçük çocuk yavaş yavaş ama sağlam adımlarla büyüyor. Katıldığım yarışmalarda da ( Blog Ödülleri, Altın Örümcek, Altın Klavye ) dereceye girmek istiyorum. Desteğinizi bekliyorum. Açıköğretim sınavları da bitti, yepyeni yazılarla geliyorum. Sizi seviyorum. ( Pagerank nedir? )
    Pagerank Maceraları Serisi:
    Pagerank 1: Pagerank bizi teğet geçti! 01 Kasım 2009
    Pagerank 3: En az 3 pagerank istiyorum! 01 Ocak 2010
    Pagerank 4: Velev ki pagerank 4 olduk! 03 Nisan 2010