Şimdi Hayat
    Grup Seksendört

    .


    Babam için yazıyorum

    Bu yazıyı babam için yazıyorum. Bu, onun için yazdığım ilk yazı olacak. İçimden kelimelere sığmayacak büyüklükte haykırışlar geliyor, bu yüzden zorlanıyorum ve yazmak istemiyorum. Yalnız şu anda aklımda, kalbimde o varken başka bir yazı yazmak da gelmiyor içimden.

    9 Mart 2010 Salı. Gecenin yarısı ne olduğunu hatırlayamadığım karışık rüyalar görüyorum. Bir el bacağıma dokunup adımı fısıldıyor. Gözlerimi açıyorum. Bu arkadaşım Onur. İlk sorduğum soru saatin kaç olduğu. Saat 03:00. O gece okulda nöbetçi olan amirin beni çağırdığını söylüyor Onur. Şaşırıyorum. Aklıma en ufak bir ihtimal gelmiyor. Neden çağırıldığımı bilmiyorum. Apar topar giyinip dışarı çıkıyorum. Yolda, acaba ne suç işlediğimi düşünüyorum. Zira bu saatte yataktan kaldırılan biri ağır bir suç işlemiş olmalı diye geçiyor içimden. Beni çağıran amirin yanına gidiyorum. Otur deyip, masanın önündeki sandalyeyi gösteriyor. Amirin ve etrafındaki memurların suratlarında şu an bunları yazarken bile düşününce içimi titreten bir soğukluk görüyorum. Hâlâ ne olduğunu anlayamıyorum. Ailemde hasta biri olup olmadığını soruyorlar. Dedem diyorum, sevinircesine! Suratlardaki ifadeler biraz olsun değişmiyor. İşte tam o an ensemden buz gibi bir kova su dökülüyor. Kim? diyorum. "Babanın bir rahatsızlığı var mıydı" gibi bir soruyla cevap veriyorlar. Yoktu diyorum, sesim çocuklaşıyor. Baban rahasızlanmış diyorlar. Yalan söylediklerini biliyorum. Bu beni ölüme alıştırmak için önüme sunulan tek aşama. Bu sahneyi filmlerden hatırladığım için, dudaklarımın arasından, titreyerek ama cesurca çıkarıyorum o iki kelimeyi: Babam öldü mü?
    Amir başını sallıyor gözlerini benden ayırmadan. Donup kalıyorum. Bunu idrak etmek benim için imkânsızlaşıyor. Gözlerimi bir noktaya dikip öyle kalıyorum. Nasıl ölmüş diyorum. Kalp krizi diyorlar. Babamı düşünüyorum. Babam 45 yaşındaydı. O anda babamın artık yaşamadığını düşünüyorum. Elimde birşey tutamayacak kadar titremeye başlıyorum. Kendimi durduramadan titriyorum...

    Mekânın cennet olsun babam. Ben ölene dek her gün aklımda, kalbimde olacaksın.
    Seni çok seviyorum.


    Gazete ilânı veresim var

    Gazete okurken, çoğu zaman birkaç sayfa birden atladığım, okumadığım kısımdır gazete ilanları. Eskiden bir gazete sarı sayfalar şeklinde veriyordu, o zaman ilgimi çekmişti ilanlar. Ne ilan verecek malım vardır, ne de ilanı yapılmış bir malı alacak param. Ama ben yine de hem ilanlara bakarım, hem de kelime başı ne kadar para istenildiğine. Bazen de şöyle sayfanın yarısı kadar bir reklam alanı alsam bana kaça mâl olur diye düşünürüm. Beni yadırgamayın ey dostlar. Bunu siz de yapmışsınızdır. Arka sayfayı açıp tam sayfa bir ilan gördüğünde, "ulan bu ilan için kim bilir kaç para harcadılar" diye hayıflanmayan yoktur. Her neyse, belki de vardır yadırgayın beni. Benim için ilanlar bölümü üçe ayrılır.
    Birincisi darbe emici koruması olan ilanlardır. Altındaki ve üstündeki onlarca sayfa ilan bölümünü adeta sarıp sarmalar. Hürriyet ilan darbe emici özelliği olan bu gibi ilânlardandır. Bir de yancı ilanlar vardır. Gazetenin okunacak ilginç içeriği yanında gözden uzak kalırlar. İş arayan adam bile, ilanlara bakmayı unutup gazete içeriğine dalar. Haydar Dümen gibi etkenler bu ilanlar için ölümcül etkiye sahiptir. Posta gazetesine ilan vermek Haydar Dümen'i göze almaktır kanımca. Üçüncü türdeki ilanlar, sinsi ilanlardır. Gazete, kalınlığıyla göz korkutur. Böylece işi olanlar direkt olarak ilan bölümüne yönelirler. Sabah gazetesi ilan dolayısıyla sinsi ilanlara giriyor. Satacak evin, araban falan varsa bunları düşünüp ilan ver derim ben. Ha iş arıyorsan, zaten gazetenin ucuzu senin işini görür. Seviyorum sizi.


    İnternette ticaret yapmak


    İnternette ticaret yapmak, yani e-ticaret günümüzde o kadar yaygınlaştı ki, yakın gelecekte bir mağazaya girip ürünleri canlı canlı inceleyemeyeceğimizden korkuyorum. Bu durum bugün için sempatik geliyor bize. Giriyoruz, internetten kredi kartımızla ne alacaksak alıp çıkıyoruz. En son aldığım 4 üründen 3ünü internet yoluyla satın aldığımı söylersem ne demek istediğimi anlarsınız herhalde. Bu bizim için işin alışveriş boyutu. Bir de bu işin arka bahçesi var. Böyle söyleyince bir hayli gizemli oldu. Arka bahçe dediğim, internetten yaptığımız alışverişin sanal mağazaları. Yani aslında ürünü satın aldığınız mağaza sanal. Ürün depoda duruyor, satın aldığınızda depodan çıkıyor ve kargo yoluyla size gönderiliyor. Bu gibi siteler e-ticaret yazılımları kullanıyorlar. E-ticaret yazılımı dediğimiz şey de hepsiburada, ereyon gibi sitelerin kullandıkları sistem. Ürünü alıyorsunuz, sepetinize geliyor. Sonra bir nevi o alışveriş sepetiyle kasaya gidip ödemenizi yapıyorsunuz. Eğer bir gün siz de bir e-ticaret sitesi kurmak isterseniz, ihtiyacınız olan sistemi nereden bulacağınız hakkında küçük bir ipucu verebilirim. Proticaret.net isimli site 1996 yılından beri hizmet veren güvenilir bir bilişim şirketinin sitesi. Ve e-ticaret konusunda gerçekten uzmanlar. İstanbul'da yaşayanlar, proticaret'in reklamlarını metrolarda da görmüş olmalılar. Hayırlı işler, bol güneşler o zaman ...


    Analar ve meşin beyinler

    Mavi gezegenimizde futbol sporuna gösterilen ilginin yarısı Uzay Bilimlerine falan gösterilseydi şu anda size başka bir gezegenden yazıyor olabilirdim. Yaşadığım gezegenden memnunum, yanlış anlamayın. Tek derdim, insanoğlunun futbola, hayatı boyunca karşılaştığı tüm aktivitelerden daha fazla bağlı olması. Takıldığım konu insanların futbolu anasından babasından çok sevmesi ve hatta karısına göstermediği ilgi alâkayı o meşin yuvarlağa göstermesidir. Fakir insanların sosyal aktivite yelpazesi kahveye gitmekle doludur. Zenginler kahveye gitmez. Bu bağlamda, görünmez sınıf ayrımını geçici olarak da olsa ortadan kaldıran şey yine futboldur. Zengin takımı, diğerlerinden farksız olmayı belki de sadece Futbol için göze alır. Arda'nın kaç milyon avro ettiğini hemen herkes bilir. Aynı insanlar Türkiye'nin dış borcunun ne kadar olduğunu bilmezler. Ben her ikisini de bilmiyorum o ayrı. Bazen, akşamında önemli bir futbol maçı olan bir günde, arkadaşlarımın ne kadar heyecanlı ve sabırsız olduğunu görüp onlara imrenirim. Akşam olup da maç saati geldiğinde, forması olanlar formalarını giyerler, çekirdekler alınır ve onlar için hayat durur. Ben onlara sadece uzaktan bakarım. Her gol pozisyonunda kabaran bir deniz gibi topluca ama ahenkle ayağa kalkarlar. Maçın sakin geçen kısımlarında yine ayağa kalkıp takımlarına tezahüratlar yağdırırlar. Televizyon karşısında, futbolcuların kendilerini duymadığını bile bile, boğazları yırtılırcasına bağırırlar. İşte belki de imrendiğim budur. Onların her biri, arenadaki gladyatör kadar cesurdur. Bu savaşçı ruhun çığlıklarını gol yiyen kalecinin anasına küfredildiği ana kadar duyarım. O andan sonra duyduğum fiillerin kökü, koymaktan ibarettir.


    Kelimeler Benim Blog DMOZ'da!

    Uzun süredir gerçekleşmesini beklediğim DMOZ (Açık Dizin Projesi) kaydım sonunda onaylandı. Dünya'nın en büyük ve en seçici web dizinine katılmak ruhen sıkıldığım şu aralar bana biraz moral oldu. DMOZ internet sitelerini sınıflara ayırarak oluşturulmuş bir dizindir. Bu dizine eklenmek pek kolay olmadığından, dizinde listelenen internet sitelerinin güvenilirlik ve kalitesi belirli bir seviyenin üzerindedir. Bu da sitelere web dünyası içinde bir konum ve prestij kazandırır. Bir sitenin DMOZ'a eklenmesi birkaç ay hatta birkaç yıl sürebiliyor. Bunun sebebi, eklenme için bir editörün onayının yetmemesi. Sürekli bir üst editörün onayı gerekiyor ve sonunda tüm aşamalardan geçen siteler dizine ekleniyor. Bunun yanında arama motorları DMOZ kayıtlarını dikkate alırlar. Örneğin, Google'a göre bu dizine kayıtlı olmak site prestiji ve güven demektir. Bu da bir internet sitesi sahibine birçok avantaj sağlar. Açık Dizinde "İltekin, Sezer - Yazarın çeşitli konularda fikir paylaşımında bulunduğu web günlüğü." şeklinde (Toplum, İnsanlar, Kişisel Sayfalar, Web Günlükleri) kategorisinde listeleniyorum. Adım - soyadım yerine Kelimeler Benim yazsaydı daha iyi olurdu ama bu da fena değil :) DMOZ'daki kaydımı görmek için buraya tıklayın. Önce okuyucularıma sonra da DMOZ'a teşekkürler...