Kafana göre takıl
27 Şubat 2010 Cumartesi günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 4 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Tanıtım
Lâf Salatası | Şubat 2010
Bilgisayarda bir yazı yazarken genelde klavyeye bakarım ben ve eğer gözlerimi ekrana çevirdiğimde yazdığım kelimelerin ilk harfleri küçük, diğerleri büyükse, ömrüm on beş dakika kısalır. En büyük acıların defalarca küçültülmüş hali gibidir sadece ilk harfi küçük yazmak. Sırf bu yüzden, lisede katıldığım bir hızlı klavye kullanma yarışmasında ikinci olmuştum. Tam 3 buçuk satır böyle yazmışım. Görünce tamamen silip tekrar yazdım ve bir saniyeyle, evet sadece bir saniyeyle ikinci oldum. O günden beri caps lock tuşu hısmımdır benim. Sevmem kendisini.
Birçok meslek grubundan arkadaşım var. Doktor, mühendis, bakkal, işçi, fotoğrafçı, polis, bilgisayarcı, garson, öğretmen... Ama bir meslek grubundan arkadaşım yok. Eczacı! Şimdi diyeceksiniz ki, eczacı arkadaşın olsa ne olur, olmasa ne olur. Ama öyle değil işte. Eczacılarda, sebebini bilmediğim öyle bir eşantiyon potansiyeli var ki, bitmek tükenmek bilmiyor. Çeşit çeşit not defterlerinin, kalemlerin, ofis araç gereçlerinin uğrak yeridir eczaneler. İlaç firmalarının kendi reklamlarını bu ofis gereçleriyle yapıyor olmalarından mütevellit, eczacılarda eşantiyon bol olur. Mesela bir eczacının arkadaşında - ki bu ortak arkadaşımızdır - harika bir tükenmez kalem görüyorum, ezcaneden aldığını öğreniyor ve kendi kendime şu soruyu soruyorum: Bu güzel kalemler neden parasıyla satılmıyor? İlaç firmalarına sesleniyorum: İlaç işine devam edin ama bu işin yanında kırtasiye işine de girin ve sadece ecza ürünlerinin eşantiyonları olan ürünleri satan bir kırtasiye açın. Emin olun en çok kalemi, en çok not defterini siz satacaksınız. Ve siz eczacılar, ya benimle arkadaş olun, ya da bana biraz eşantiyon gönderin. Umutla bekliyorum.
Uçakla seyahat edeceğiniz zaman, uçağa binmeden yaklaşık bir saat önce bavulunuzu yollarsınız önden. Buna check-in deniliyor. Ya da ben check-in'i bu zannediyor olabilirim, bilmiyorum. Günümüz itibariyle hemen hemen bütün uçak firmalarında bagaj hakkınız 15 kilogram. Bu ağırlığın üzerinde bavulunuz varsa, kilo başına 4 lira ödemek zorundasınız. Şöyle yuvarlak bir hesap yaparsak, 25 kilo bir bavulunuz varsa, ekstradan 40 lira ödemek zorunda kalıyorsunuz. Bu uygulama kendi içinde çelişkilerle dolu geldi bana. Neden 15 kilo kotamız var? Akla gelen en mantıklı sebep, uçağa fazla yük yüklememek olsa gerek. Tamam, kabul. Peki parasını verince neden alıyorsunuz fazla ağırlığı? Yani verdiğimiz fazla paralarla uçaktaki fazla ağırlığın yükünü hafifleten ekstra motorlar falan var, bunları çalıştırıyorsunuz da bizim mi haberimiz yok? Yoksa uçağın arkasına bavullar için dorse, kasa falan mı bağlıyorsunuz? Bilemedim ben onu ama bu işin içinde bir iş var. Kısa not düşmek istiyorum: Yüksekliği bir metre olan şu çekçekli standart bavullar iç hacminin yarısı kadar giyecekle beraber, tam 15 kilogram tutuyor. Fazla para ödemenizi istemem, aklınızda bulunsun.
Birçok meslek grubundan arkadaşım var. Doktor, mühendis, bakkal, işçi, fotoğrafçı, polis, bilgisayarcı, garson, öğretmen... Ama bir meslek grubundan arkadaşım yok. Eczacı! Şimdi diyeceksiniz ki, eczacı arkadaşın olsa ne olur, olmasa ne olur. Ama öyle değil işte. Eczacılarda, sebebini bilmediğim öyle bir eşantiyon potansiyeli var ki, bitmek tükenmek bilmiyor. Çeşit çeşit not defterlerinin, kalemlerin, ofis araç gereçlerinin uğrak yeridir eczaneler. İlaç firmalarının kendi reklamlarını bu ofis gereçleriyle yapıyor olmalarından mütevellit, eczacılarda eşantiyon bol olur. Mesela bir eczacının arkadaşında - ki bu ortak arkadaşımızdır - harika bir tükenmez kalem görüyorum, ezcaneden aldığını öğreniyor ve kendi kendime şu soruyu soruyorum: Bu güzel kalemler neden parasıyla satılmıyor? İlaç firmalarına sesleniyorum: İlaç işine devam edin ama bu işin yanında kırtasiye işine de girin ve sadece ecza ürünlerinin eşantiyonları olan ürünleri satan bir kırtasiye açın. Emin olun en çok kalemi, en çok not defterini siz satacaksınız. Ve siz eczacılar, ya benimle arkadaş olun, ya da bana biraz eşantiyon gönderin. Umutla bekliyorum.
Uçakla seyahat edeceğiniz zaman, uçağa binmeden yaklaşık bir saat önce bavulunuzu yollarsınız önden. Buna check-in deniliyor. Ya da ben check-in'i bu zannediyor olabilirim, bilmiyorum. Günümüz itibariyle hemen hemen bütün uçak firmalarında bagaj hakkınız 15 kilogram. Bu ağırlığın üzerinde bavulunuz varsa, kilo başına 4 lira ödemek zorundasınız. Şöyle yuvarlak bir hesap yaparsak, 25 kilo bir bavulunuz varsa, ekstradan 40 lira ödemek zorunda kalıyorsunuz. Bu uygulama kendi içinde çelişkilerle dolu geldi bana. Neden 15 kilo kotamız var? Akla gelen en mantıklı sebep, uçağa fazla yük yüklememek olsa gerek. Tamam, kabul. Peki parasını verince neden alıyorsunuz fazla ağırlığı? Yani verdiğimiz fazla paralarla uçaktaki fazla ağırlığın yükünü hafifleten ekstra motorlar falan var, bunları çalıştırıyorsunuz da bizim mi haberimiz yok? Yoksa uçağın arkasına bavullar için dorse, kasa falan mı bağlıyorsunuz? Bilemedim ben onu ama bu işin içinde bir iş var. Kısa not düşmek istiyorum: Yüksekliği bir metre olan şu çekçekli standart bavullar iç hacminin yarısı kadar giyecekle beraber, tam 15 kilogram tutuyor. Fazla para ödemenizi istemem, aklınızda bulunsun.
25 Şubat 2010 Perşembe günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 8 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Laf Salatası
Biz keriz miyiz ki?
Bu haftaki Uykusuz dergisini okurken gördüm bu karikatürü ve gerçekten çok beğendim. (Sayı:2010/8) Verilen mesaj, mesajın alıcısına göre değişir aslında ama bu defa ortak bir paydada buluşabilmemize yardımcı olunmuş. Abdullah Gül'ün oğlu on sekizine basar basmaz şirket genel müdürü olmuş. Hiç şaşırmadım. Sen ben şirket müdürü olamayız misal. Neden olamayız abi dersen, biz zeki değiliz olum, salağız biz. Adam 500 liraya 15.000 liralık şirkete ortak olmuş. Bir de 3 arkadaş ortak olmuşlar. Üstüne adam bir de TED kolejinde okuyor. Baş müdür olmak onun için kaçınılmaz bir son. Çevre - kültür meselesi biraz da. Bilal Erdoğan var hani, Tayyip Erdoğan'ın oğlu. Muhtemelen bizim Emre'yi tanıyordur. O adam da Amerika'da 261 bin 500 dolara ev almış. İşte gemicik falan, ufak tefek yatırımlar bunlar. Bir tane de altın şirketine ortak olmuş hanımıyla. Ha benim yatırımcıma! Hükümetin değerli taşların ithalinde vergilerin sıfırlandırmasına (sınıf değil, sıfır) gittiği tarih Bilal'in ATAGold şirketine ortak olduğu tarihe de çok yakın. Bu da hukuki bir ileri görüşlülük. Adam böyle bir kanun geleceğini hesaplamış olabilir :) İşte bizde bu ileri görüşlülük yok. Gerçi nasıl olsun ki, biz Türkiye'de iki yıllık okulu zor bitirdik, adam Amerika'daki Harward Üniversitesi'nde master yaptı. (hala devlete 1.440 TL öğretim kredisi borcum var) Adam şirket sahibi oluyor, biz bir şirkette işe girebilmek için bin türlü dolaplardan geçiyoruz. Türkiye'de öğretmenlik okuyanlar da bizim gibi kerizdir belki de, gidip itfaiyenin, belediyenin sınavına, mülakatına giriyorlar. Ne olurdu biz de bu çocuklar gibi zeki olabilseydik? Ne olurdu biz de biraz kafayı çalıştırabilseydik? Biz keriz miyiz ki?
20 Şubat 2010 Cumartesi günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 8 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Eleştiri
Sevgili havaş biraz yavaş
Bizleri şehir merkezinden taa havaalanımıza kadar götüren sevgili Havaş;Anlıyorum, Malatya gibi bazı şehirlerde bu işi bir şekilde götürüyorsunuz, karışan yok, görüşen yok. Beğenmiyorsan taksi tut felsefesini iliklerimize kadar hissettiriyorsunuz bize. Ama yazık günah değil midir çoğu öğrenci olan yolcu milletine? 30 kilometrelik yol için bizden 9 lira almanız çok mu normal yoksa ben mi çok pintiyim ey havaş? Aldığım uçak biletinin fiyatı 52 lira. Gideceğim yol 1114 kilometre. Demek ki, muhtaç olsak da Havaş'ın otobüsüyle gitsek İstanbul'a, 334,20 TL para ödeyeceğiz size. Şoförleriniz de çok pratik. Yolun ortasında otobüsü durdurup, o dip koçanlı yolcu taşıma biletinden tek tek koparıp veriyor, paraları toplayıp yola öyle devam ediyorlar. Vay ki ne vay sevgili havaş. Benim hayal dünyamda sen havaalanlarında bekleyen, "ulan bu şerefsizler uçakla geldiğine göre, bunlarda para boktur" deyip tüm çıkışları otobüsünün giriş kapısına çevirmiş, ne varsa geçirmek için sabırsızlanan sinsi bir adam gibisin. Açık konuşuyorum işte. Otobüsünün yaktığı mazot belli, gittiği mesafe belli. Şu saatten sonra da artistlik yapma ki kamunun gözünde iyice değerini yitirme. Size Türk halkının vicdanı adına sesleniyorum. Ya da yok, seslenmiyorum siz anladınız zaten.
16 Şubat 2010 Salı günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 5 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Eleştiri
Ben ucuzu severim
Diyelim ki Türkiye'de değil de Hollanda'da yaşıyorum, flemenk bir insanım. Orda hayat pahalı tabii. Halk ekmeği yok, efendim belediyenin kömür yardımı yok... On bin mesaj otuz dokuz kontör gibi mucizevi doğa olaylarına da pek rastlanmaz. Gerçi o on binden en fazla bin beşyüzünü harcayabiliyorum ya neyse. Efendime söyleyeyim, böyle gurbet ellerinde nazlı yari aramak için bir cep telefonuna ihtiyaç duyarım tabii ki. Orda sim kart cep telefonuyla beraber satılıyormuş. Ama almam arkadaş. Zira gidipte cep telefonu + sim kart alırsam hemşeri hemşeriyi gurbette sever* hesabı, bu işin altından da kalkamam. Ne yaparım peki? Bulurum kelepir bi otuz üç on cep telefonu, alırım ben sim only sim kartımı, oh babalar gibi. Şimdi ben bi taşla kim bilir kaç kuş vurdum baba. Hollanda dediğin memlekette senin ekmek aslanın mide öz suyuyla ıslanmış durumda. Sadece sim kart satan firma kalmamış, kapitalizmin kokmuş nefesi ensende, sim alacaksan telefon da alacaksın diye tutturmuş adamlar. Almıyorum abicim. Ben sim only takılıcam belki size ne? İşte bu kapitalizmin boklu değneğini ortadan tutan tek bir firma kalmış, o da ben. Adamlar sim kart al, almadığın telefonun parası kadar bedava konuş diyor. Sevilesiceler, almadığın şeyin parasını sana veriyor. Ulan düşünüyorsun bir ibnelik mi var diye ama yok. Hattı atsan atarsın satsan satarsın. Ay sonunda, istemiyorum kardeşim sizin hattınızı deme hakkın da var. Şimdi düşünüyorsun, sevdiceğimi günde bir kere arasam kısa konuşup hasret seviyemizde düşüşe sebep olmasam n'olur diyosun, 75 dakika yanına da 75 SMS oldu mu bu iş tamamdır diye gönül geçiriyosun. Elini cebine bi atıyosun, 2,5 € para var. (ordaki e "euro" okunacak) Hasittir(!) bu nasıl şans derken, Pierre Van Hooijdonk gelip sana; "üzülme gardaş biz de az çekmedik, bu istediğin tarife sana ayda sadece 2,5 euroya mâl olacak, sana kanım ısındı" deyip kafa tokuşturmak için başını uzattığında içindeki rahatlama hissi seni sevdiceğine bir adım daha yaklaştıracak. İşte hayat o zaman güzel. Bunları niye mi anlattım? Olur da bir gün yolunuz Hollanda'ya düşer diye ey dostlar. Ben iletişim, giderken sağda, dönerken solda!
Salı, Şubat 16, 2010 günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 2 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Tanıtım
Modern dünya çocuklarına
İnsanoğlu bir gün düşünce okuma işini çözerse en çok neye üzülürüm biliyor musunuz? "Yoksa sen de benim düşündüğüm şeyi mi düşünüyorsun" diyen, derken de modern dünyanın tizli baslı ses efektlerini ciğerinden çıkaran, o saçı örgülü kıza, yüzü çilli çocuğa üzülürüm arkadaş. Sen karşındakine bu soruyu sormadan önce, neden bakıyorsun gözünün içine o kadar söylesene bana. Belki de senin düşündüğünü düşünmüyordur da zoraki düşündürürsün diye mi yapıyorsun bunu? Çok sinsisin saçı örgülü kız. Çok hunharsın yüzü çilli çocuk. Bunu yapmadan da aile dizilerindeki merdivenli evin hayvan kadar salonunda televizyon seyreden, annesiyle babası bir türlü boşanamayan yarı mutsuz çocuk olabilirsiniz. Bunu yapmadan da sihirli bir anneniz olabilir. Yeter ki isteyin. Sen de benim düşündüğüm şeyi mi düşünüyorsun diyorsun, aslında o da senin düşündüğün şeyi düşünüyorsa bu güzel bir şeydir ona lafım yok, ama bir ibnelik olmadan da yapmıyorsunuz bu hareketi ona bozuluyorum. Alsanız elinize bir posta gazetesi, açsanız ekonomi bölümünü, görseniz ülkenin ekonomik çöküntüsünü de olayı çözüp o zaman deseniz ya sen de benim düşündüğümü mü düşünüyorsun diye. İşte aynı şeyi düşünmek o zaman güzel.
12 Şubat 2010 Cuma günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 3 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Deneme
Vakansee tatil rehberi

English info: Vakansee.nl is a holiday portal for Nederlans people that you can compare hotels and village sides in Spain, Turkey, Greece, Egypt, Croatia and Tunusia. You can make a quick hotel search and easily compare hotels about price, quality, distance etc... Vakansee is the best hotel comparing site for Nederlands on the web.
Cuma, Şubat 12, 2010 günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya yalnızca 1 kişi güzellik katmış. Onu yalnız bırakma, sen de
yorum yap!
Kategori:
Tanıtım
Kelimeler Benim'e kim ne dedi?
Eğer bir şansım daha olsaydı, Microsoft gibi dev bir şirket kurmak yerine Kelimeler Benim gibi küçük bir blog kurar, bu işten küçük de olsa ekmek yerdim. İsa aşkına, güzel blog.
microsoft.com - Bill GATES

Kendi deyimiyle "geçen yüzyılın 88. senesinde" dünyaya gelmiş olan Sezer İltekin, KelimelerBenim adlı blog'unda dünyayı kendi kelimeleriyle anlatıyor. Çok güzel bir tasarıma ve sıra dışı bir üsluba sahip olan bu blog'a mutlaka göz atın.
pcnet.com.tr - A. Kıvanç TANRIKULU

Her şeyden önce adı güzel bu sitenin. Kelimeler Benim. Bir insanın başka neye ihtiyacı olur ki. Güzel ad, güzel site. Yolun açık olsun Sezer!
(Uykusuz dergisi yazarı) alpayerdem.com - Alpay ERDEM

Bazı günlükler vardır ki günlükten ziyade yazarının renkli kişiliğini sergiler. Kelimeler Benim de aynen o şekilde bir günlük. Neden ve nasıl girdiğinizi bilmeden bir anda kendinizi Kelimeler Benim'deki renkli dünyada kaybolmuş bulabilirsiniz.
yakuter.com - Erhan YAKUT

Bloğunu masal kitabına benzetiyorum bitanem; senin yazdığın, her sayfasında başka güzel hikayeler olan... Hani önce resimlere bakarız ya masal kitaplarında, önce renkler dikkatimizi çeker sonra okuruz masalları, sonra ne yaparız biliyo musun; arkadaşımıza mutlaka okusun diye masal kitabının adını söyleriz. KELİMELER BENİM de onun gibi işte... Merak ediyorsun, baktıkça bakasın, sonra okudukça okuyasın geliyor. Öyle güzel bişey yaptın ki; 'canı sıkılan buraya gelsin' diyorum, benim de sloganım bu! Seni Seviyorum :)
Bircan (sevgilin)

microsoft.com - Bill GATES

Kendi deyimiyle "geçen yüzyılın 88. senesinde" dünyaya gelmiş olan Sezer İltekin, KelimelerBenim adlı blog'unda dünyayı kendi kelimeleriyle anlatıyor. Çok güzel bir tasarıma ve sıra dışı bir üsluba sahip olan bu blog'a mutlaka göz atın.
pcnet.com.tr - A. Kıvanç TANRIKULU

Her şeyden önce adı güzel bu sitenin. Kelimeler Benim. Bir insanın başka neye ihtiyacı olur ki. Güzel ad, güzel site. Yolun açık olsun Sezer!
(Uykusuz dergisi yazarı) alpayerdem.com - Alpay ERDEM

Bazı günlükler vardır ki günlükten ziyade yazarının renkli kişiliğini sergiler. Kelimeler Benim de aynen o şekilde bir günlük. Neden ve nasıl girdiğinizi bilmeden bir anda kendinizi Kelimeler Benim'deki renkli dünyada kaybolmuş bulabilirsiniz.
yakuter.com - Erhan YAKUT

Bloğunu masal kitabına benzetiyorum bitanem; senin yazdığın, her sayfasında başka güzel hikayeler olan... Hani önce resimlere bakarız ya masal kitaplarında, önce renkler dikkatimizi çeker sonra okuruz masalları, sonra ne yaparız biliyo musun; arkadaşımıza mutlaka okusun diye masal kitabının adını söyleriz. KELİMELER BENİM de onun gibi işte... Merak ediyorsun, baktıkça bakasın, sonra okudukça okuyasın geliyor. Öyle güzel bişey yaptın ki; 'canı sıkılan buraya gelsin' diyorum, benim de sloganım bu! Seni Seviyorum :)
Bircan (sevgilin)

Cuma, Şubat 12, 2010 günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 22 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Diğer
Sesli yazı projesi
Uzun zamandır aklımda olan bir projeydi Sesli Yazı Projesi. Sonunda başlangıcı yaptım. Bu projenin öncelikli amacı, görme engelli arkadaşların veya yazıları okumakta zorluk çeken ziyaretçilerin blog üzerindeki yazıları dinleyebilmesine imkân sağlamaktır. Bu hem sosyal sorumluluk adına, hem de interaktif ortamda Kelimeler Benim Blog'un ilerlemesini sağlamak için sağlam bir adım olacak. Yazıyı dinlemeniz için, yazı altındaki yazı bilgisi kutucuğunun sağ tarafındaki turuncu ses simgesine tıklamanız yeterli olacak. Okuyucular yazıları benim sesimden, yaptığım mp3 kaydından dinleyecekler. Sesli Yazıyı, ses simgesine ters tıklayıp "farklı kaydet" seçeneğiyle bilgisayarınıza kaydedebilirsiniz. Blogger kullananlar, bu sistem üzerinde kodlama ve geliştirme kısıtlılığının ne derecede olduğunu bilirler. Blogger üzerinde bu sistemi oturtmak benim için gerçekten zor oldu. Sonunda Multibox eklentisi ve Post ID kullanarak Post Footer'dan ses ataması yapmayı başarabildim. Şu anda yazıların ses kayıtlarını yapıyorum. Sistem hakkındaki yorumlarınızı da bekliyorum. Sevgi ve selam ile; kelimeler benim.
9 Şubat 2010 Salı günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 11 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Blogging
Kelimeler Benim Blog PCnet'te
Bugün aldığım o güzel haberle, blog hayatımın ilk ödülünü almış oldum. PCnet dergisi Şubat sayısında Piri Reisin Seyir Defteri isimli köşede kelimelerbenim.com'un tanıtımı yapılmış. Ufuk'un bir yazıma yaptığı yorumdan öğrendim böyle bir tanıtımın yapıldığını. PCnet dergisi editörleri Blogumu şöyle tanıtmışlar:"Kendi deyimiyle "geçen yüzyılın 88. senesinde" dünyaya gelmiş olan Sezer İltekin, KelimelerBenim adlı blog'unda dünyayı kendi kelimeleriyle anlatıyor. Çok güzel bir tasarıma ve sıra dışı bir üsluba sahip olan bu blog'a mutlaka göz atın."
Editörün ifade tarzı gerçekten çok hoş, kendilerine teşekkür ediyorum. Ayrıca sitenin ekran görüntüsünün tam da sevgilimle 1000. günümüz anısına yazdığım Bir güzelle bin gün başlıklı yazımın en üstte olduğu zamana denk gelmesi de çok hoş bir tesadüf.
8 Şubat 2010 Pazartesi günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 22 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Blogging
Ters tıkladım hayatım değişti
1997 Yılında bir şirket (Algida) bilgisayarında Windows 95 işletim sistemini gördü ve mouse ile gizlice oynarken masaüstünde bir simgenin kopyalanmasına sebep oldu. O zamanlar mouse ile ters tıklamak insan beyni için oldukça karışık bir kavramdı ve ters tıklamak için hangi parmağınızı aşağı bastırmanız gerektiğini düşünmeliydiniz. Sonuç olarak olay ortaya çıktı ve Şeref adındaki kel yetkili kişi tarafından teknik servis arandı. Muhtemelen teknik servis elemanı "simgeye ters tıklayıp sil'i seçin" gibi bir talimat verdi. Bunun üzerine Windows 95'li bilgisayarın masaüstünde hayat normale döndü ve şirkette verilen alarm sinyalleri son buldu...Bu şirket içinde faili mechul suçun faili olarak, her zaman simgeleri kopyalayıp bilgisayarlar üzerinde egemen olan gizli bir ajan gibi hissettim kendimi. Nihayetinde dondurma satan bir plasiyerin oğluydum ama ajandım işte. (plasiyer?) Suçlu her zaman olay yerine geri döner derler. Ben de döndüm ama g*tüm yemedi bir daha simge kopyalamaya. Nasıl silindiğini bilsem yine kopyalardım ama bilmiyordum.
1999 yılında Web Sitesi ve WWW: Dünyayı Saran Ağ isimli iki ince kitap buldum nerden bulduysam. Aynı yılın Mart ayında (aydan emin değilim cümledeki akıcılığı bozmamak için bir ay ismi sallamak zorundaydım) köyümüze internet kafe de açılınca, değmeyin keyfime. Herkes Fifa 99, Driver, Half - Life gibi oyunlar oynarken ben kafe içerisinde internete bağlanmak için en az 4 kişinin internete girmesini bekliyordum. Zira o zamanlar çevirmeli bağlantı vardı. Telefon para yazıyordu. Dört kişiden az olunca modemi açmıyorlardı. Gün geldi paintte salakça birşeyler karalayan adamı bilgisayar mühendisi zannettim, gün geldi Hyper Text Markup Language anlamına gelen internet programlama dili HTML'yi Hotmail sandım. Saatlerce aradım Hotmail'de kodları nereye yapıştıracağımızı. Bulamadım...
7 Şubat 2010 Pazar günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 2 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Kategori:
Deneme
,
Yaşadıklarım
Bloglasak da mı saklasak?
İnternet dünyasına bloglar girdi gireli, varlıklarını bir miktar hissettirseler de, internete giren her şey gibi amaçsız bir değişimin kurbanı oldular. Blog yazmanın, diğer web sayfalarından farkının "birşeyler üretmek" olduğunu anlayamayanlar - ki onlara kızamıyorum - blogları, sanal dünyada var olan bilgi yığınını oradan kopyalayıp buraya yapıştıran botlara dönüştürdüler. Onlara kızamıyorum çünkü, yazılan özgün yazı değil, kopyalanan teknoloji haberi rağbet gördü bloglarda. Google'ın bilmem kimin doğum günü için yaptığı logoyu paylaşmakta buldular ziyaretçiyi ve hiti. Bazı blogcular haftada bir post girerken, onlar günde beş - on post girdiler. Onlar değerlerini ancak böyle kazandılar. Onlara bu yüzden kızamıyorum. Halbuki, blog dünyasına ciddi katkıda bulunan emektar arkadaşlarımızın postları üç - beş tanıdığın yorumlarıyla arka sayfalara karıştı.Peki yapılması gereken nedir? Bunun cevabı, buraya kadar yazılanlar içinde mevcut. Önemli olan yapılmaması gerekenin ne olduğu. Son zamanlarda birçok blogda yapıldığı gibi, son postu takiben, geçen uzun bir aradan sonra girilen, "yazmak istemek ama yazamamak" temalı yazılar yazılmamalı. İnsanlar sizin yazılarınızı okumak için bloglarınıza giriyorsa, onlara, canınızın yazmak istemediğini ama kendinizi yazmak zorunda hissettiğinizi söylemek, hiçbirşey yazmamaktan daha iyi bir ifade yöntemi değildir.
Yapılan bir yanlış da, yorum dilenmektir. Biraz ağır bir ifadeyle, yapılan tam olarak budur. İnsanların sizin yazılarınıza yorum yapmalarını istiyorsanız, onlara kendinizi kanıtlamanız gerekir. Bu da sabır ve azimle olur. Siz yazmaya devam ederseniz, birgün, hak ettiğinizi düşündüğünüz değeri size veren birileri sizi bulacaktır. Ziyaretçi açısından bir yazıya yorum yazmak; boş zaman, konuya ilgi ve geri dönüş beklentisi gerektiren bir eylemdir. Bunların hiçbiri olmazsa, yazıya yorum almak imkansızdır.
Pazar, Şubat 07, 2010 günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya 3 kişi güzellik katmış. Onlara katıl, sen de
yorum yap!
Sabit ücret neden tahsil ediliyor?
Bilindiği üzere sabit ücretin telekom abonelerinden tahsil edilmesi konusunda pek çok kişi şikayetçi. Ancak sabit ücret neden bir gereklilik ve abonelerden niçin tahsil ediliyor sorularını kısaca açıklamaya çalışayım. Sabit ücet kavramı ev telefonunuzun yani sabit hattınızın sürekli çalışır durumda kalabilmesi ve her yeni aboneye iletişimin sağlanabilmesi adına yapılması gereken yatırımların bedeli olarak bir başka deyişle telekom firmalarının verdikleri hizmetin bedeli olarak tahsil edilmektedir. GSM operatörleri de abonelerinden sabit ücret adı altında hizmet bedeli tahsil etmektedir ancak bu rakam oldukça azdır. Bunun sebebini bir baz istasyonu yatırımı sayesinde binlerce abonenin birbirleriyle görüşebilmesi imkanı olarak açıklayabiliriz. Ancak telekom şirketleri aynı hizmeti sağlamak adına her eve ayrı hat çekmek zorunda. Bu kablo yatırımı demek, bakır tel yatırımı demek, telefon kutusu yatırımı demek ve bölge santralleri yatırımı demek. Hattınızın sürekli çalışır durumda olabilmesi ve her telekom abonesiyle görüşebilmeniz adına telekom şirketleri bu yatırımları finanse etmek zorunda. İşte bu nedenle dünyadahi her telekom şirketi bu yatırımları gerçekleştirmek için abonelerinden sabit ücret tahsil ediyor. Avrupa Birliği'ndeki telekom şirketlerinin tahsil ettiği sabit ücret ortalaması 13.4 Euro iken Türkiye'de bu rakam sadece 5.4 Euro.
3 Şubat 2010 Çarşamba günü kelimelerbenim tarafından yazıldı.
Bu yazıya yalnızca 1 kişi güzellik katmış. Onu yalnız bırakma, sen de
yorum yap!
Kategori:
Tanıtım
Geçen yüzyılın 88'inci senesinde İstanbul'a ayak bastı. Süper liseye girip ingilizce öğrendi. Bişeyler yazıp çizdi. Bilgisayar Mühendisi olmak için sayısal okudu, fakat at antrenörü oldu. Beğenmedi, güvenlik mühendisi oldu. Bişeyler daha yaptı »»
- (25)
- (24)
- (13)
- (8)
- (7)
- (5)
- (3)
- (20)
- (18)
- (11)
- (4)
- (2)
- (1)
- (1)




- Ocak 2012 (2)
- Aralık 2011 (3)
- Kasım 2011 (1)
- Ekim 2011 (2)
- Eylül 2011 (1)
- Ağustos 2011 (1)
- Temmuz 2011 (1)
- Mayıs 2011 (1)
- Nisan 2011 (4)
- Mart 2011 (3)
- Ocak 2011 (2)
- Aralık 2010 (1)
- Kasım 2010 (3)
- Eylül 2010 (2)
- Ağustos 2010 (1)
- Haziran 2010 (4)
- Mayıs 2010 (6)
- Nisan 2010 (7)
- Mart 2010 (5)
- Şubat 2010 (13)
- Ocak 2010 (7)
- Aralık 2009 (6)
- Kasım 2009 (7)
- Ekim 2009 (11)
- Eylül 2009 (10)
- Ağustos 2009 (2)
- Haziran 2009 (1)
- Mayıs 2009 (2)
- Nisan 2009 (2)
- Aralık 2008 (1)
- Ağustos 2008 (4)
-
PAYOS, Polis Akademisi'ne bağlı Polis Meslek Yüksekokullarının 2009 yılında ders sisteminin değişmesiyle birlikte geliştirilen Öğrenci Not v...
-
Doğduğumda susmuşum ben. Ağlamamışım diğer insan yavruları gibi. Ebem kıçıma öyle sert vurmuş ki, sinirden ağlamışım. Tam orda sigaraya...
-
Bu yazıma önyargılı yaklaşmayın ve eğer zamanınız varsa lütfen tamamını okuyun. Size, neden at antrenörlüğü , nalbantlık ve atçılık işlet...
-
Daha önce kimsenin üstünde durmadığı bir konudur, salatalık konusu... Bu vurdumduymazlık, toplumda büyük yanlışlara yol açmıştır. Şimdi e...
-
Eğer bir şansım daha olsaydı, Microsoft gibi dev bir şirket kurmak yerine Kelimeler Benim gibi küçük bir blog kurar, bu işten küçük de olsa ...
-
Günlerdir Blogger'a IP bazlı uygulanan sansürden dolayı Bloglarımız Türkiye'den erişime kapalıydı. Yasak direkt IP'ye uygulandığından DNS fa...
RASTGELE!



























