Şimdi Hayat
    Grup Seksendört

    .


    Lâf Salatası | Ocak 2010

    Belediye pazarlarında sebze ve mevye fiyatları yıl içinde o kadar farklılık gösteriyor ki, mesela beş yıl önce bir kış ayında ülkemize gelen bir turist, pazardan bir kilogram taze fasulye alsa ve bu yıl yaz ayında tekrar gelip bir kilogram daha alacak olsa müthiş şaşırır (kilo yerine kilogram dedim, entelektüelim imajı yaratıyorum). E nasıl şaşırmasın garibim, beş sene önce 5 liraya aldığı sebzeyi, beş sene sonra 50 kuruşa alınca, "vay canına, bir ülkede ekonomi en fazla bu kadar gelişebilirdi, bütün paramı Türkiye'ye yatırayım" demez mi? Bence şaşırıp der arkadaş! Misal hıyar, bir bakıyorsun beş kilosu bir lira, bir bakıyorsun bir kilosu beş lira. Aslında beş lira diyerek biraz abarttım ama yine de bir üç lira vardır yani. Olaya farklı bir pencereden bakarsak hiçbir turist Türkiye'ye taze fasulye almaya gelmez, o da işin başka bir boyutu.


    Şimdi ben belediye pazarlarına veryansın ederken, çilekeş pazarcı esnafını şiddetle tenzih ederim bu da benim boynumun borcudur. Nihayetinde onlar çadırlarla, tezgahlarla, meyve kasalarıyla, marul çuvallarıyla cebelleşirken; o güzelim tezgahlarını kurmak için bir çaba sarf ederken biz sıcak yatağımızda yellene yellene uyuyoruz ya da en kötü ihtimalle kahvaltımızı ediyoruzdur. İşte pazarcı esnafının cefası budur. Pazarcılık, kahvaltıyı evinden çok uzakta değil ama biraz uzakta, bir çadır brandasının altında, bir erkeğin demlediği acı çay, bakkaldan aldığın 200 gram peynir, 150 gram zeytin ve Allah'a şükür olsun ki sıcak, taze bir ekmekle yapmaktır.


    Şimdi farkettim de, ilk paragraftaki şaşkın turistten öyle bir bahsetmişim ki, sanki adamın ülkesinde hıyar yıllardır standart olarak 2 dolara satılıyormuş gibi olmuş. Halbuki, yaş sebze-meyve piyasası yıl içinde, global ekonominin en değişken parçalarından biridir. Ülkemize turist olarak gelen adam senden benden daha iyi biliyor yani bu işleri. En sevdiğim meyve olan muzdaki fiyat düşüşünün bir türlü %20'yi geçmemesi beni içten içe üzüyor ama, yine de ara sıra tek muz alıp tarttırıyorum, 50 kuruş geliyor, kafadan bir hesap yapıyorum da bir kiloya en az 6 muz geliyormuş gibi bir sonuç çıkıyor. Ben de bir gün bir kilo muz alıp yerim diye heyecanlanıyorum. Buradan bizlere muzu üretip, işleyip gönderen güzeller güzeli Ekvador halkına sevgiler, selamlar gönderiyorum. Anamur sakinleri de Akdeniz Bölgemizin en güzide insalarıdır doğrusu.


    Wirofon'un Skype'a rakip olma hedefi

    Türk Telekom, dünya çapında faaliyetlerini artırmayı planlıyor. Türk Telekom Wirofon uygulaması ile internet tabanlı iletişim platformu Skype'a rakip olmaya hazırlanıyor. Ev telefonlarını mobil hale getiren Wirofon uygulaması ile dünyanın en büyük iletişim şirketi olarak bilinen Skype'ın karşısına çıkacak olan Türk Telekom'un kısa zamandaki hedefi Almanya'daki gurbetçilerimizin Wirofon uygulaması kullanımını arttırmak. Wirofon Almanya'nın ardından 10 ayrı ülkeye daha yayılacak. Türk Telekom Pazarlama ve İletişim Başkanı Erem Demircan'ın yaptığı açıklamada Wirofon'un pazarlama planında sadece Türk gurbetçilerin olmadığı, aynı zamanda Çinli, Polonyalı, Azeri ve Hintli gibi kendi ülkeleri dışında yaşayan ve nüfusu fazla olan ülke vatandaşlarının da Wirofon uygulamasından yararlandırılmasının ana hedefleri olduğunu kaydetti.
    Almanya'daki gurbetçilerimiz Türkiye'deki yakınlarıyla aylık sınırsız 12 Euro karşılığında Wirofon ile görüşme gerçekleştirebiliyor. Türkiye'deki yakınları da şehir içi tarifesinden ücretlendirilerek Almanya'yı arayabiloyor. 4 ay gibi kısa bir sürede 110 bin abone rakamına ulaşan Wirofon ile ev telefonlarınız mobil hale gelmekte. Wirofon ile WiFi uyumlu cep telefonları ya da bilgisayarlarınız ile internet bağlantısının olduğu her yerden ev telefonu tarifesi üzerinden ücretlendirme avantajı ile görüşme gerçekleştirebilirsiniz. 444 1 444 numaralı Türk Telekom Müşteri Hizmetleri’ni arayarak Wirofon hakkında detaylı bilgiye sahip olabilirsiniz.


    Esprinin anatomisi

    İster iyi olsun, ister kötü olsun, yapıldığında herhangi birine bir miktar mutluluk veren söz, ses veya insanın bedeniyle yaptığı olağan dışı bir harekettir espri. Karşımıza bazen söz, bazen ses, bazen hareket, bazen de bunların kombinasyonu olarak çıkar.Günümüz modern insanı her ne kadar zaman zaman yapılan esprilere burun kıvırıp, “ööööğ kusucam” diye popülist bir tepki verse de, yapılan bir espriden alınan haz, istem dışı mutlu olmayı gerektiren ve bilinçaltımıza gönderilen sofistike bir emrin sonucudur. Bu durumda en sığ espriler bile insanoğluna mikroskobik miktarda da olsa mutluluk verir. Bu kadar akademik bir dil kullanmamı siz neye bağlarsınız bilmiyorum ama sanırım ben bunu yeni bir bilim dalı bulmuş olmaya bağlayabilirim: Esprinin Anatomisi.

    Espri dediğimiz soyut varlığın kaynağına sağladığı fayda ile esprinin yapılış amacı göz önünde bulundurulduğunda, reel dünyada espriye paralel birkaç fiziki aktivite göze çarpar. Bunlardan ilki ve en önemlisi deterjanlı sudan baloncuklar yapmaktır. Bu aktivitede, yapılan bir baloncuğun ömrü maksimum 10 saniyedir. Buna rağmen etkinliği meydana getirene (baloncuğu yapana) büyük bir haz verdiği tartışılmaz bir gerçektir. Baloncuğu yapan dışında, yapılan baloncukları görenler de kaynağın payını azaltmaksızın mutluluktan nasibini alırlar. Bu durumda, deterjanlı sudan baloncuk yapmak, espri yapmakla birebir örtüşür. Her ikisinin akabinde - amaçtaki kocaman boşluğa rağmen - değişken miktarlı mutluluk elde edilir. Diğer benzer aktivite uçurtma uçurmaktır. Uçana da uçurana da herhangi bir faydası olmadığını sandığımız bu faaliyet, deterjanlı su örneğinden pek de farklı değildir. Ortaya çıkan mutluluk amaçsızlıktan kaynaklanır.


    2009 nasıl geçti {mim}

    Bu aldığım üçüncü, cevaplayacağım ikinci mim. Sade İnsan mimlemiş beni, sağolsun. Bu konu üzerine bir yazı yazmayı düşünmüyordum aslında...

    2009 yılı, sadece 2008 ve 2010'u birbirine bağlayan, bir sonraki yıla ulaşmak için bir asma köprü gibi kullandığım, 3 ayı haricinde tamamını şafak sayarak geçirdiğim bir yıl oldu. Polis okulundaki birinci yılımın ikinci dönemine, ikinci yılımın da ilk dönemine ev sahipliği yaptı bu yıl. Açıköğretim İşletme Fakültesi'nde hazırlık sınıfından 3. sınıfa geçtiğim yıl da bu yıldı. 2000 yılından beri var olan bakkal dükkanımızı ekonomik sorunlardan dolayı kapattık 2009'da. Yalnız, bu yıl 2008'e göre, daha rahat bir yıldı benim için. Zira, artık sınav kaygılarım, gelecek korkularım yoktu. Ciddi bir sağlık problemi de yaşamadım bu yıl, Allah'a şükürler olsun. KelimelerBenim'i kurduğum yıl olduğunu da unutmadan ekleyeyim. Aslında düşündüm de, iyi yılmış 2009 ya. Sonundaki dokuzun da karizmatik bir havası yok değil hani :)

    Bu mimi, BiDüşün ve Enes İlhan'a gönderiyorum. Güle güle mimlensinler!


    Bir güzelle bin gün

    Bugün, insanlık için küçük, ama aşkımız için büyük bir gün. Âşık olduğum kıza ilk defa bin gün önce Seni Seviyorum demiştim. Bir insanın, bin gün aynı kişiyi sevmesi, ona yüz binlerce kez sevgi sözcükleri fısıldaması ama yine de, her buluşmasında, ilk buluşmasıymış gibi heyecanlanarak nefesinin hızlanması ve o an sonsuza dek kopmayacakmış gibi sevdiğine sarılması nedir, bunu ben biliyorum. Ona bir sabah günaydın demesem, boşa yaşıyormuşum gibi hissetmemin sebebi nedir sizce? Yatağına yattığında, günü yine onunla bitirmek istediğin için, üstümdeki ranzanın altına onun fotoğraflarını yapıştırıp sana bakan güzel gözlerinde uykuya dalmanın ve uyandığında yine aynı bakışıyla karşında sevdiğini görmenin neler ifade ettiğini, benden başka kim bilebilir? Onu aylarca görmemek, ama sanki her an yanındaymışım gibi hissediyor olmak aşktan başka hangi kelimeyle ifade edilebilir? Yaşamak şöyle dursun, ölürken bile; hattâ öldükten sonra da onu istemek yanında. Bunun adı o üç harfin birleşimi değil mi?

    Bugün bizim 1000. günümüz. 19 Nisan 2007’de dudaklarımızın arasından çıkan o sihirli sözcüklerin aşkına; nice bin günler görmek dileğimle, Allah’ın bize verdiği sonsuz aşk’a şükürler olsun. Seni Seviyorum …


    İnsanoğlu böyledir, verirsen alır

    Sıcak bir yaz gününde, yaşadığı şehrin en işlek yerinde bulunan, kullanılmaktan eskimiş parkın bahçesinde umarsızca duran o meşe ağacının altındaki banka oturmuş, yürüdüğü yola ve gideceği yere küfürler ederek dinleniyordu. Birkaç saat sonra, edeceği küfürlerin açısını genişleterek, hayatın kendisine verdiklerine, ya da kendisine hiç vermeden geri aldıklarının tümüne birden küfürler yağdıracağını bilmiyordu. O an kendisini, elindeki pasta kutusunu paramparça etmekten alıkoyan şey ise, bir süre sonra almayı umut ettiği ve o günden sonra bir daha hiç alamayacağını bilmeden cebine koyacağı küçük bir bahşişti…

    Zengin çocuklarının pervasızca eğlendiği, cinsiyetin temas mesafesine etkisinin sıfır olduğu o çılgın partilerden birine üç - beş kilo ağırlığında bir pasta götürüyordum.Ustam öyle demişti. Ustamın verdiği yol parasını, aldığım haftalığa katmak için tramvaya binmek yerine yürümeyi tercih ettim. Dükkana geç dönmemek için dev kalabalığı bıçak gibi yara yara acele adımlarla elimdeki gazete kağıdının kenarına yazılmış adrese doğru yürüyordum. O kadar yorulmuştum ki, normalde oturacak bir taş bulmanın bile imkansız olduğu o boktan parktaki boş bankı görünce, elimde kocaman bir pasta kutusu olduğu halde koşmaya başladım. Zira, kaybettiğim saniyelerin birinde, herhangi birinin o boş banka oturma ihtimali çok yüksekti. Adresin yazılı olduğu kağıdı sağ elimden sol elime alıp, pastayı da diğer elime almış ve birkaç dakikadır ağır pasta poşedini taşıyan sol kolumu rahatlatmıştım. Gazete kağıdı, poşedin sapını tutmaktan terlemiş olan elimin içinde ıslanmış, kapı numarası olduğunu hatırladığım bölüm de maviyle siyah arası bir mürekkep lekesine dönüşmüştü. Tüm bu olumsuzluklar çoğu zaman yaşadığım durumlardan ibaret olduğundan pek umursamamıştım ama kapı numarasını kaybetmiş olmam başıma dert açacak gibi geliyordu. Silinen kapı numarasını anlamak için mürekkep lekesine bakıyor, aynı zamanda hızlı adımlarla yürüyordum. Başım önde koşarken ne olduğunu anlayamadığım bir şey sağ tarafımdan büyük bir şiddetle bana vurdu. Elimdeki pasta kutusunun büyük bir hızla yola doğru savrulduğunu gördüm ve tam o anda kafamı yere vurdum. O an hissettiğim keskin acıyla “aahh” diye bağırdım. Milyon tane ihtimal bir saniye içinde beynimin içinden geçmişti.


    En az 3 pagerank istiyorum!

    Merhabalar sevgili okuyucular. Biliyorum, orada bir yerdesiniz. Bugün, bir arkadaşım, sitenin alt tarafındaki teferruat bölümündeki pagerank ibaresinin bir olarak kaldığını, düzeltmem gerektiğini söyledi. Nasıl yani dedim, "birde kalmış, senin pagerank'in üç" diye cevap verdi. Meğer dün yani 31 Aralık 2009 günü Google amcamız pagerank güncellemesi yapmış. Pagerank 1'den 3'e geçmek beni çok mutlu etti. Daha önce (01 Kasım 2009) yazdığım Pagerank bizi teğet geçti başlıklı yazımda pagerank değerimin sıfırdan bire çıkmasına sevinemediğimi, bir değerini, blogumu diğerleriyle kıyasladığımda hakettiğim bir değer olarak görmediğimi belirtmiştim. 2 ay sonra 2 değer birden alarak, PR3 olduk. Benim için her ne kadar PR, Alexa gibi değerler önemli değilse de, bu şekilde bir gelişme olduğunda ben gerçekten mutlu oluyorum. Allah izin verirse, aynı çizgide yazmaya devam edeceğim. Bu pagerank güncellemesinden çıkardığım ders şu oldu:
    PR değeriniz, alıp verdiğiniz linklere ve size link veren sitelerin PR değerlerine tamamen bağlantılı değil. Son zamanlarda, PR değeri düşük olan, kaliteli blog yazarlarıyla değişim yapmama rağmen benim PR değerimde yükselme olması bunun en somut kanıtıdır. PR4'ü de beraber görürüz inşallah.