Şimdi Hayat
    Grup Seksendört

    .


    Hemen defansa gel

    "Hemen defansa gel" diye bağırıyordu ama ne bir cevap ne de bir tepki geldi. Defansa gelmesi gereken çocuk sadece ağır adımlarla yürümeye devam ediyordu. Tam o anda, Cemaller'in takım "goool" diye bağırdı. Defansa gelmeyen,  günah keçisi olacağını anlamış olacak ki adımlarını biraz hızlandırdı. Bağıran çocuk,  hızla "defansa gelmeyenin" yanına koştu. Bağıran'ın suratında tiksinç bir ifade vardı. Ya adam gibi oyna, ya da çık dedi. Tamam abi ya çıkıyorum dedi defansa gelmeyen . Kendini savunmanın hiçbir sonuç vermeyeceğini adı gibi biliyordu...


    Okula giderken mutlu hissettiğim, cebimde, miktarı küçük de olsa her daim var olan harçlığımla bahtiyar olduğum sıcak bir mayıs günüydü ve ben hazırlık sınıfındaydım. Ders çıkışında sınıf arkadaşlarım tarafından yapılması planlanan bir futbol maçı olduğunu öğrendim. Bir müddet bekledim ama davet eden olmadı. Alınmadım, gücenmedim. Evet, futbol konusunda yeteneksizdim, bunu biliyordum. Ama ben futbolu sosyalleşmek adına, spor yapmak, fair-play adına oynamak istiyordum. İstiyordum ki ben ne kadar yeteneksiz de olsam, takım arkadaşlarım benim hatalarımı görmezden gelsin. Beni aralarına alıp, futbol dünyasının o sonu gelmez okyanusunun derinliklerine götürsünler istiyordum.

    Son ders bitmek üzereydi. Ya umarsızca eve gidip akşama kadar pinekleyecek ya da gururumu çiğneyip oynamak istiyorum diye haykıracaktım yüzlerine. Yapamadım. Ne onlara beni de alın diyebildim, ne de pervasızca eve gidebildim. Ders çıkışında sınıfta bir tek ben kalmıştım. Az önce konuştuklarından duyduğum kadarıyla maç birazdan başlayacaktı. İçim içime sığmıyordu. Peki ne yapacaktım? Şerefsiz gibi gidip oynamayın lan burda desem olmazdı. Kesin dayak yerdim. Ya da gidip onlara tezahüratlar mı yapmalıydım? Takımın en güzel oynayan oyuncusuna methiyeler mi düzmeliydim? İstenmeyen, yavşak bir amigo gibi her gol pozisyonunda "huooop... alper vurdu ama az farkla auttt" , "caner topa çaktı ama direkte patladı" gibi teselliye bulanmış yalakalık cümlelerinin sahibi mi olmalıydım?


    Lâf Salatası | Aralık 2009

    İlkokulda trafik derslerinde en az bir kere duymuşsunuzdur o kelimeyi: Lastik tekerlekli traktör! Bu dünyanın en gereksiz isim tamlamasıdır. Zira ben tekerlekleri lastik olmayan traktör hiç görmedim. Hayır, lastik olmasa ne olur onu da anlamadım. Demir mi olacaktı? Bir bilen varsa haber etsin.

    Ülkemizde en meşhur içki hangisidir diye sorsanız, rakı derler. Köpek öldüren şarabının fahri birinciliği ve Efes biranın gönüllerdeki yeri tartışılamaz ama rakının da bir ağırlığı vardır hani. Hiç içki içmeyen biri olarak rakının beni ilgilendiren tek yanı olsa olsa adıdır. Yeni Rakı diye birşey var mesela. Ülkemizde eskimeyen tek obje yeni rakı olsa gerek. Bu marka belirlenirken, belirleyici arkadaş, rakıya, daha sonra başka bir isim vermek üzere demo sürüm misali yeni rakı demiş. Ve sanırım arkadaş kısa süre sonra ölmüş ve rakının adı da yeni rakı kalmış. Bu senaryo olabileceklerin en iyisi.

    Günlük hayatta kullandığımız çok iddialı cümleler vardır. Bunlar, hayatın her noktasında karşımıza çıkabilir. "Tersim çok boktur" cümlesi buna en iyi örnek. Mesajı veren kişi, bir cümleyle tüm olumsuz yönlerini anlatma derdindedir ve bu cümleye cevap verme olasılığınız sıfırdır. Çünkü ortada büyük bir iddia var. Kişi, ileri sürdüğü, tersinin bok olması tezini çürütecek herhangi birine karşı acımasız davranabilir. Bir de, "ben Osman abine benzemem" şeklinde hayat bulmuşu var, ona hiç girmiyorum bile...


    Milattan sonra bugün

    Aralık ayı, bizi yeni yıla bağlayan ay olduğundan, kendisi herkes tarafından sevilir sayılır. Elektronik bir aletin üzerinde - bu bir kol saati olabilir - ay olarak 12 sayısını görmek insana sinsi bir mutluluk verir. Ay dediğin 30 günlük insan ömrüdür nihayetinde. Bu zamanın geçmesine sevinmek hafiften enayilik gibi. Ama yine de 365 günde bir değişen o ibareyi 2010 olarak görmek beni mutlu ediyor.

    2012'de kıyamet kopacak diye bir kolpa var. Maya takvimi 2012 yılında bitiyormuş da, o zaman kıyamet kopacakmış. Fesuphanallah, adamlar zaten M.Ö. 10.000 yıllarında yaşamışlar. Seni beni düşünüp 12 bin yıllık takvim yapmışlar. Daha ne istiyorsun? 13.000 yıllık takvim yapsalardı bu sefer de 3012'de kıyamet kopacak diyecektiniz. Hem biliyorum ki bu kolpalar hep film sektörünü hoplatmak için. 2012 filmi şimdiden rekorların gözüne vurmuş. Peki biz 2013 yılında da yaşıyor olursak, bunu söyleyenler çok fena göt olmayacak mı? Ha, biz göt olursak zaten ölmüş olucaz, o yüzden risk alan sizsiniz!


    Metamorfoz he mi?

    İnsanlar doğar, büyür ve ölürler. Doğduğunda gayet mütevazi bir hayat sürer insanoğlu. Yeni doğmuş bir insanın içi de dışı da birdir. Çünkü genelde canbebe, ultra prima gibi bezler bok kokusuna engel olamazlar. Durum böyledir lâkin dünyanın en sevilen canlıları da bebeklerdir. Şaşırdınız değil mi? Altına sıçması, insanların onu sevmesine engel değil. Bunların çoğu kusar, ağlar ve hatta küçük götlerinden beklenmeyecek bir performansla gaz çıkarırlar. Onlara birer Mevlana gibi yaklaşırız. Ne olursan ol gene gel deriz sanki. Bu insanlar birkaç yıl sonra, daha da insanlaşmaya başlarlar. Ortalığa işemek, altına sıçmak gibi insanlığı sekteye uğratan tavırlarını bir kenara bırakır, kendilerinden öncekilerin icat ettiği dili kayıtsız şartsız kabul edip konuşmaya başlarlar. Bir süre sonra ilkokula başlar bu yavrucaklar. Derken lisede okurlar. O zamanlar bazılarının sesi güzeldir ve arkadaşları onları ortamlarda şarkı söylemeleri konusunda zorlarlar. Bunların içinden de bazıları elenir, geriye kalan üç beş şanslı çocuk şarkı söylemeyi kendine iş edinir, ekmeğini bu işten kazanırlar. İnsanoğlunun pervasızca altına sıçtığı aşamadan, şöhret basamaklarına tırmandığı o göz kamaştırıcı merhaleye çok hızlı geldim ama takdir edersiniz ki, o aradaki zaman, bizzat yaşayan insan için de pek anlamlı değildir. Diyeceğim o ki bu çocukların içinden nice ismail yekaalar, nice cankanlar çıkar. Ama bazıları vardır ki, onlar çıkardıkları bir albümle sizin dünyanızı bir anlığına altüst eder, sizi düşünmeye zorlarlar...


    Tecrübeli düdük

    Yazarlar için "kalem" denildiğini duyarız. "Usta kalem, bu konu hakkında zehir zemberek açıklamalar yaptı" cümlesi buna bir örnek teşkil edebilir. Kulağı tırmalamaz, hatta hoş gelir. Tenisçiler için "genç raket", kaleciler için de "tecrübeli eldiven" derler. Hani eğer bir yeteneğin varsa, ve bu yeteneğini eline alabildiğin bir "aletle" icraate dönüştürüyorsan, aynı zamanda elindeki aletin boyutu kolundan büyük değilse, sen o aletsin. Bu hayatta ben bunu anladım arkadaş.

    Hiçbir zaman spor gazetesi okumayan birisiyim. Bugün, okulda bir arkadaşım Fanatik gazetesi okurken uzaktan gözüme küçük bir haber çarptı. Haberin başlığı "Galatasaraylı değilim". Bir an ilgimi çekti işte, ne bileyim, dedim ki kim bu galatasaraylı olmadığını açıklamak zorunda hisseden, gazeteye de yazmak zorunda hissettiren adam. Hem ben de galatasaraylı değilim, sonuçta ortak bir noktamız var abiyle. Aldım gazeteyi okudum. Yarısına kadar ciddiyet dolu haber tam o anda karşımda "Cin Ali" serisinin en boktan kitapçığına dönüştü. Eldeki aleti insana; daha doğrusu, insanı eldeki alete dönüştüren gazete edebiyatı, o benzetmeyle gözümde jübilesini yaptı. O benzetme bir hakemin elindeki en gerekli aleti içinde barındırıyordu: "Tecrübeli düdük..." İşte o haber:


    Bayram yalnızlığı

    Dini bayramlar, bizim kültürümüzde diğer özel günlerden çok farklı bir yere sahiptir. Bayram kültüründen bihaber bir insan için, diğer günlerden farkı olmayan o gün, bizim gözümüzde âdetâ kutsallaşır. Zengininden fakirine, amirinden memuruna, esnafından işçisine herkes o gün aynı duyguyla uyanır. Camiler, yıl boyunca bir arada görmediği kadar insan alır içine. Hiç namaz kılmayan insan gelir bayram namazına. Ateistlere bile sevinçtir bayram...

    Eller öpülür, öptürülür, tebrikleşilir. Birbirimizi kandırıyormuşuz gibi bir his uyanır içimizde fazla derine inersek. Hâlbuki bayramlar, sevgi ve saygının gösterilmekten çekinilmediği günlerdir. Durup dururken öpemediğin babanın elini öpebilirsin bayramda. Bir çocuğu sevip ona harçlık verebilirsin meselâ. Bir arkadaşına, bir akrabana sarılabilirsin.

    Sarılmak dedim de... Ne güzel şeydir değil mi sarılmak? İnsanı insana bağlayan o hissiyatı en yakından yaşamaktır belki de. Sevdiğine sarılır insan. Ruhunu doyurur bir bakıma. Ne bileyim, yanındayken sarılırsın. Bilirsin ya yarın sen orada olmayacaksın sarılmak için, ya da o. Toprakla yaren olduğunda anlarsın, fazladan bir insana sarılmanın kıymetini.

    Bu, benim ailemden uzakta geçirdiğim ilk bayram.
    Malatya'da okuyup, İstanbul'da oturmam, tatil süresinin kısa olması gibi nedenleri sıralıyorum soranlara. Ama pişmanım. Bir daha fırsatım olursa, ailemden uzakta bayram geçirmeyeceğim. Ben dersimi aldım.