Şimdi Hayat
    Grup Seksendört

    .


    Bir şiir, üç derece

    Lisedeyken, liseler arası bir şiir yarışması için öğretmen konulu bir şiir yazıp yarışmaya katılmıştım. O zaman ilçe 2.si oldum. Geçen yıl, şu an okuduğum okulda yapılan öğretmen konulu yarışmaya da bana ait olduğu için aynı şiirle katıldım. Bir üst sınıfım birinci, ben ikinci seçildim. O yarışma 70 şiir üzerinden yapıldı. Ama birinci olan şiir gerçekten de güzel bir şiir değildi. Açık konuşmak gerekirse, kâfiyeden de, hece ölçüsünden de uzaktı. Bu yıl, geçen yıl hakkımı alamadığımı düşündüğümden, aynı şiirle bir kez daha katıldım yarışmaya. . Bu defa birinci seçildim. Öyle çok da güzel bir şiir sayılmaz ama, cefakâr, emekçi öğretmenleri düşünerek içten yazdığım bir şiirdi bu. 2005 yılının Kasımı'nda yazdım. Bitanemin* tavsiyesiyle bugün - 4 yıl sonra - sizinle paylaşıyorum.


    Eczane alacak paramız vardı

    O akşam mekonyum kıvamında bir tabak ıspanak yemiştim. Yemyeşil, öğütülmüş yumuşak ıspanak üzerindeki kurumuş yumurta sarısı, bu yemeği yememem konusunda beni gittikçe ikna ediyordu. Ispanağın tadını almamak için, bir kaşık ıspanaktan sonra bazen bir, bazen bir buçuk dilim ekmek yiyordum. Zira, ekmek, doğduğumdan beri tadından bıkmadığım, kutsal besin kaynağımızdı. Sevmediğim halde neden bu yemeği yediğimi bilmiyorum. Tek hatırladığım, başımın arkasını bir an yaktıktan sonra, tüm vücuduma yayılan bir soğuk hissin sahibi olan metal parçasıydı.
    O akşam, başımın arkasını sıyırıp geçen şey sarsılmaz marka silahtan çıkan bir mermiden başka birşey değildi. Silahın sesini duyamadım, ama hatırladığım birşey var ki, o da; yüzümün ıspanak tabağına girdiği. Artık gözlerim, yemyeşil bir dünyaya bakıyordu...

    Gözümü açtığımda üşüyordum. Birbiri ardına gelen, "Allah rızası için abi" , "Allah sevdiğine kavuştursun" ve "Çocuğum hasta" gibi inlemeye benzer seslerle bir araya gelmiş cümleleri çok yakından duyuyordum. Tam kalçamın üstünde, kalçamın bir buçuk katı büyüklüğünde esmer bir el gördüm. Kafamı kaldırmaya çalıştım. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ki, kalçamın üzerindeki el üzerimdeki battaniyeyi kafama çekti. Birileri, dış dünyayı görmemi istemiyordu ve ağzımda hâlâ yumurtalı ıspanak tadı vardı. Battaniye, yüzümü kapattığından beri, iğrenç bir koku yüzünden boğulacak gibi oluyordum ve en kötüsü, bu koku benden geliyordu. Sanırım altıma yapmıştım. Burnumu kapatmak istedim. Elimi, beni kucağına alan insanla kendi vücudum arasından çıkarıp burnumu kapatmak üzereyken, küçücük, esmer bir elim olduğunu gördüm. Dışarıdan gelen, "abi ilaç parası abi, çocuğum hasta" cümleleri aralıksız tekrar ediliyordu. Üzerimdeki battaniyeyi ittirip onun yüzünü gördüm. O, her zaman yol kenarlarında gördüğüm çingene, dilenci kadınlardan biriydi. Buz gibi bir hava ve üzerimde sadece kokuşmuş, eski, yırtık bir tişört vardı. Onun üzerinde de benzer bir giysi...


    Polis askerlik yapmalı mı?

    Şu günlerde gündemde polisin askerlikten muaf tutulması var. İçişleri bakanlığının meclise sunduğu teklifte polislerin askerliğini öğretmenler gibi mesleklerini icra ederek yapması veya bir ya da iki ay gibi kısa bir süre eğitim alması gibi alternatifler mevcutmuş. Bu duruma karşı kabul gören iki tepki mevcut.

    Polis askerlik yapmamalı diyenler
    Bu düşüncedeki insanlar, polislerin, polis meslek yüksekokullarında gördüğü 2 yıllık eğitimin askerlikle eşdeğer olduğunu; ayrıca polisin icra ettiği görevin de vatani bir görev olduğunu; dolayısıyla polisin bir de askerlik yapmasının gereksiz olduğunu savunuyorlar. Gerekçeleri, düşünceme göre gayet mantıklı. Zira, polis okullarında, içtimasından nöbetine, tekmilinden selamına, astlığından üstlüğüne, sakal tıraşından üniformasına, şınavından mekiğine kadar birçok uygulama askerlikle birebir örtüşüyor. Meslekte de bu aynı.

    Kışlada görev yapan bir askerin içinde bulunduğu tehlike sizce sokakta üniformasıyla yürüyen bir polisten daha mı fazla?

    Polis askerlik yapmalı diyenler
    Askerliğin, polislikle alakası olmadığını savunan bu düşüncedeki insanlar, mesleğine bakılmaksızın herkesin askerlik görevini yapması gerektiği düşüncesini savunuyorlar. "O askerler orada ölürken, siz şehirde fındık mı kıracaksınız?" gibi tabirler kullananını da gördüm. Bu düşüncedeki insanların büyük bir bölümü, vatana hizmetin sadece askere gitmek olduğunu zannediyor

    Şimdi buyrun polemiğe girelim. Yorumlarınızı bekliyorum. Yorumları isimsiz bırakmazsanız çok memnun olurum. Ama senin memnun olup olmaman beni bağlamaz diyorsan, senin yaptığın yorum da beni bağlamaz aslanım! Kelimeler benim.


    Hayatımın hatası at antrenörlüğü

    Bu yazıma önyargılı yaklaşmayın ve eğer zamanınız varsa lütfen tamamını okuyun. Size, neden at antrenörlüğü, nalbantlık ve atçılık işletmeciliği OKUMAMANIZ gerektiğini ve neden çevrenizde, meslek tercihinin eşiğinde olan gençleri bu bölümleri seçmemeleri konusunda uyarmanız gerektiğini anlatacağım.

    Öncelikle, tanımları yapalım:
    At Antrenörü: Yarış atının her şeyini teorik olarak yöneten, atın performansını, doğduğu günden yarış hayatının bittiği güne kadar analiz edip, bu performansı arttırmak amacıyla atın antrenman programını hazırlayıp uygulayan, atın sağlık sorunlarını tanımlayıp gerektiğinde müdahale edip gerektiğinde veteriner hekimin uzmanlığından faydalanan, bir sporcu yetiştiriyormuş gibi atın beslenme şeklini ve besinlerini seçip gerekli diyet programını hazırlayıp uygulayan kişidir. Daha somut bir örnek vermek gerekirse, bir yarış atı futbolcuysa, at antrenörü onun teknik direktörüdür.

    Nalbant: Atın ayak sağlığı, dolayısıyla yarış performansı için had safhada önemi bulunan nal çakımı, ayak bakımı, tuvalet denilen şekil verme işlemlerini bizzat yapan kişidir.

    Atçılık İşletmecisi: Hipodromlarda veya büroları bulunan çok büyük haralarda, yarış işlemlerini birçok yönden (örn: finansal) takip eden masa başı elemanıdır. ( Haralarda çalıştığını şu ana kadar hiç duymadım.)

    Ben bunları nerden biliyorum?
    Kocaeli Üniversitesi Körfez MYO At Antrenörlüğü 2008 mezunuyum. At Antrenörlüğü bölümü, sadece ÖSS EA-1 puan türüyle öğrenci alan, ilk olarak Kocaeli ve İstanbul üniversitelerinde kurulan ve daha sonra bir kısmı özel olmak üzere birkaç Üniversitede daha açılan, Önlisans eğitimi veren, yani bizim tabirimizle iki yıllık bir bölüm. İlk kez 2002 yılında açıldı ve bu güne kadar 6 dönem mezun verdi. Bu sayı sadece Kocaeli Üniversitesi’nde 180 kişi ediyor. Buna Atçılık İşletmeciliği ve Nalbantlık bölümleri de eklenince, 2002 yılından beri verilen mezun 540 kişi. Bu sadece bir Üniversiteden çıkan mezun sayısı. Aynı tarihte açılan İstanbul Üniversitesi bölümlerini de hesaba katarsak, 1080 kişi şu anda bu iki üniversiteden mezun olmuş durumda. Gençler bu bölümleri neden yazıyor bunları maddeler halinde inceleyebiliriz.


    Lâf Salatası | Kasım 2009

    • Neden sayfayı yenilemek, bağlantıya tekrar tıklamak kadar etkili değil? Aynı şey değil mi? Bunu yaşayan en az yüz bin kişi bulabilirim.

    •  En az şu kadar kişi bulabilmek, facebook zımbırtısının Türk mantığıyla kesiştiği noktadır. Feysbukta da olsak, iddiaya girmekten kurtulamıyoruz arkadaş! Neymiş, Che Guevara'yı seven en az 10 milyon kişi bulabilirmiş. Tamam bulursun bulmasında da, grubun adını direkt olarak iddianın konusu olarak koyman, Che Guevara'yı pek de tınlamadığın anlamına geliyor kanımca. Bir de en az yazmış. Tövbe tövbe...

    •  Dünyada son çıkan meslek nedir diye sorsalar, Feysbukta Grupçuluk derim. Ben o dediğim adamlardan korkarım arkadaş. Adam, okulda hoca espri yapınca sınıfı terk edesi gelenler diye grup açıyor, bir haftada 100 binleri zorluyor. Ve bakıyorum da hep aynı adam kurmuş böyle grupları. Günde 10 grup kursa, Ayda 300 grup eder. Toplamda 100er bin kişi bulsa, bir ayda 3 milyon kişi. Bu hesap en kötü ihtimal tabii. Ve bu adam tek tıkla 3 milyon kişiye mesaj gönderebiliyor. Benim şirketim olsa, binlerce lira verip reklam diye kendimi kasacağıma, veririm bu hıyarın eline 5-10 kuruş, ulaşırım 3 milyona.


    • Şimdi diyeceksiniz ki, televizyona, gazeteye verilen ilana denk olur mu hiç, silerler o mesajı, bakmazlar reklama falan fıstık... Benim tezcanlı arkadaşım, sen son gazete okuduğunda kaç reklamı inceledin? Bir dediğini duyar gibiyim. Bul o gazeteyi tekrar bak, en az 40 reklam olduğuna iddiaya girebilirim!


      Lâf Salatası™ başlıyor

      Uzun süredir blog üzerine bir sıkıntı vardı içimde. Yazı yazamamak tüm blog yazarlarının ortak problemidir. Benimki de buna benzeyen ama daha farklı birşey. Yani, birşeyler yazmak istemek, ama kısa oluşundan dolayı yazamamak, uzun yazı yazmak zorunda hissetmek. Sanırım söylemek istediğim şey anlaşıldı. Aklıma birşeyler geliyor ve uçup gidiyor. Buna az önce bir çözüm buldum. Twitter ve türevleri için kullanılan mikro blog sözü oldu bana ilham veren. Ufak ufak yazıları sitede nasıl yayınlarım diye düşündüm ve buldum. Her ay yenisine başlamak üzere, tek bir yazı içinde mikro yazılar bulunacak ve bunun adı Laf Salatası | Ay  Yıl şeklinde olacak. Yani daha somut bir örnek vermek gerekirse Laf Salatası | Kasım 2009 şeklinde teşekkül edilecek. Sürekli güncellenecek. Ta ki Aralık ayına gelinceye dek. Aralık ayında yeni bir laf salatası açılacak ve böyle sürüp gidecek. Laf Salatası Postunun aşağıda kalması onun güncelliğini engelleyemeyecek, çünkü site içinde sabit durumda ve sabit karakter uzunluğunda bir Laf Salatası bölümü oluşturulacak. Böylece siteye her girişte laf salatasındaki son yazıları görebileceksiniz. Şimdi bir slayt hazırlamam gerekiyor. İlk Laf Salatasında buluşmak üzere!


      Pagerank bizi teğet geçti

      Selamlar sevgili okuyucular, orada olduğunuzu biliyorum. Dün, yani 31 Ekim Cumartesi günü kelimeler benim blog'un pagerank değerinin sıfırdan 1'e yükseldiğini görünce pek de sevinmedim. Neden derseniz, ben en az 2 bekliyordum. Yaklaşık 3 aydır, aktif bir vizyon sergiliyoruz. İlk güncellemede 1 değer yükselmek, olumsuz bir sonuç değil fakat bu güncellemenin bana daha olumlu bir sonuçla geri dönmesini bekliyordum. Backlink ( link değişimi ile ya da başka yöntemlerle başka bir sitede, sitenizin bağlantısını yayınlatmak ) konusunda çok kastım, üzerinde çok durdum fakat bir işe yaramadı. Sağolsunlar, pagerank değeri 3 hattâ 4 olan siteler, gerek içeriğimin özgün oluşu gerekse tasarımımın bana özgü oluşu sebebiyle bana link verdiler. Ben de PR değeri sıfır olan sitelerle değişim yapmamaya özen gösterdim. Fakat sonuç bu. Sitenin akıbeti ne olur bilemiyorum ama bu güncellemeden çıkardığım ders doğrultusunda size birkaç tavsiyem olacak:
      • Eğer link değişimi yapacaksanız ve bunu PR için yapıyorsanız, değişimi karşılıklı yapmayın.
      • Sitenizdeki linklerin, karşılıklı anlaştıklarınız dışında tamamen nofollow olmasına dikkat edin.
      • Backlinkten çok, özgün ve bol içeriğe yönelin. Bugün, hiç bağlantı değişimi yapmayan ama tamamen yazarın kendi yazılarından oluşan bir blog gördüm, PR değeri 4 idi.
      • Google'ın pagerank değeri belirlerken, basit bir matematik formülüne bağlı kalmayacağını, en az bizim kadar teknoloji ve tecrübeye sahip olduklarını (!) unutmayın.
      Kısa Not: Son 10 yazımdan 3 tanesinin webmaster içerikli olması dikkadinizi çekmiş olabilir. ( Nofollow, Alexa, Pagerank ) Bu beni de rahatsız etmiyor değil. Blogların bir amacı olmalı ve bir çizgide yürümelidir. Bu fikre de tamamen katılarak kendi özeleştirimi yapıyorum. Daha geniş kitlelere hitap eden yazılarda görüşmek üzere...