Alain Delon
    Sıla

    .


    Çiğköfte

    "Pardon, çiğköfte alabilir miyiz?" diyorum. Bu herzaman gittiğimiz dönercideki, müşterilere kişi sayısı kadar çiğköfte ikramının sipariş edilen ürünle beraber getirilmesi geleneğinin bozulmasına gösterdiğim tepkiyi, 'devamlı müşteri' olmamızın verdiği rahatlıkla arkama bakmadan dile getirebiliyorum. Devamlı müşteri olmak kavramı, ülkemizde, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm müesseselerde yürürlükte olan bir anayasa gibi sağlamdır. Amerikan filmlerindeki 'herzaman aynı yerde yeriz' bokuna denk olan kavramdır 'devamlı müşteri'. En azından tepkime karşılık vermeyecek derecede tecrübeli olan garson, birkaç saniye içinde kendisinden daha kıdemli olmadığını bakışlarından anladığım başka bir garsona 'masa yedinin çiğköftesini getirmemişsiniz' diyerek, aslında bizim müşteri egomuza cevap veriyor. Kıdemsiz garson çiğköfte getirmek için merdivene doğru hamle yaparken, kıdemli garsondan, masaların ikramlarını unutmayın ihtarı alıyor. O anda kıdemsiz garsonun beyninden geçen muhtemel küfürlere maruz kalan ben, arkadaşım ve kıdemli garson, aramızdaki anlaşmayı medeni iki insan gibi, tepkiden bir önceki halimize dönerek karşılıyoruz.
    Bir dakika içinde, limonunun küçüklüğünden kıllandığım iki tek çiğköftemiz, masamıza, turuncu, porselen bir tabakta geliyor. Arkadaşım henüz ağzını açıp tek kelime bile etmedi. Mekanın 'devamlı müşterisi' olmadığından gelen çiğköftenin bana ait olduğunu sanıyor, ya da en azından ikisinden birinin ona ait olduğundan emin değil. Limonu çiğköftelerin üstüne sıkıp birinden ısırıyorum.


    Matbaacı

    Yağmur yağıyor. Üç kişiyiz. Birkaç saat önce buraya gelen insanlardan biri olduğumu dış dünyaya gösteren şey şekilli kesilip dikilmiş bir metrelik kumaş parçasından başka birşey değil. Tişörtle yağmurlu havada yürürken, binalara yakın yürüme geleneğini bozmayacağımızdan emin olmak istiyorum. Bir an, kısa zaman önceki güneşli hava aklıma düşüyor ve doğanın hızına şaşırıyorum. Arkama baktığımda, beni yadırgama ihtimali olmayan iki insanın omuzlarını kısmış, hızlı hızlı adım atmaya çalıştığını görüyorum. Aramızda, bu havada otobüslerin kalktığı durağa kadar nasıl gideceğimizin mütalaası yapılıyor. Birimiz diğerine: "Bayağı yağıyor" diyor. Bu bayağı yağıyor cümlesi, yağmurun çabuk dinmeyeceği tahminimizin müşterek olduğunu kanıtlıyor. Ben kaderci bir yaklaşımla 'yapıcak bişey yok abi' diyorum. Kısa ve tek başına anlamı olmayan seslerle beni onaylıyorlar. Binalara yakın yürürken küçük bir matbaanın yanından geçtiğimizi farkediyorum ve duraksıyorum. Bunun üzerinde diğer iki kişi beni birkaç adım geçip geri bakıyor. Beni, sanki onlar yokmuş gibi davranmamam konusunda gözleriyle ihtar ediyorlar. İçine tek bir makina sığan ve dükkanın içindeki sese hiç aldırmadan çay içen iki kişinin bulunduğu matbaaya giriyorum.