• Son tweet yükleniyor ...
EN ES FR DE TR

Haftanın Şarkısı
Birsen Tezer - Hoşgeldin

.


Etkili yalan söyleme rehberi

Bir insan günde ortalama 4 yalan söylüyormuş. Bu da yılda 1.460 yalan eder. Yalan söylemek çok kötü bir şey biliyorum ama daha iyi bildiğim bir şey daha var: Herkes yalan söyler. Brezilyalı futbolcu Friedrich Nietzsche "gol yemek kaçınılmazsa zevk almaya bak" der. O halde madem bu yalanı söyleyeceksiniz, bari elinize yüzünüze bulaştırmayın. İşte size kimsenin vermeye cesaret edemeyeceği altın değerinde öğütler!

Yalan söylerken bizim için en önemli şey o anda sahip olduğumuz zamandır. Genelde birkaç saniye içinde üretilen yalanlar, uzun zaman düşünüldükten sonra söylenen yalanlardan daha tutarlı olur.  Burada dikkat edeceğimiz nokta; düşünme şansımız olduğu bir zamanda "doğruya en yakın" yalanı bulmaktır.

Özdemir Asaf, "Yalan, iyi söylenememiş bir doğrudur" der. Yine başka bir sözünde "Doğru, yalanların arasından seçilmiş işimize gelen sözcüklerle kurulur" der. Sanırım onun da kafası karışık.

Yalan söyleyeceğiniz kişi sayısı önemlidir. Farklı zamanlarda istediğiniz kadar insana aynı yalanı söyleyebilirsiniz ama sakın birkaç kişiye aynı anda yalan söylemeyin. İnsanlar bire bir konuşmalarda karşılarındaki kişiye inanma eğilimi gösterirler. Fakat topluluklar sürekli olarak konuşan kişinin açığını arar.

Söylediğiniz yalana önce kendiniz inanın. Diyelim ki babaanneniz size "aç mısın yavrııım, nohut var yen mi?" dedi. Aslında açsınız ama o nohutu yemektense bir süre daha aç kalmayı tercih edersiniz. Bu durumda babaannenize yaptığı yemeği beğenmediğinizi söyleme gibi bir şansınız yok. Al sana yalan. Başta ben yalan söylemem diyordun değil mi? Al, söyleme hadi. Artist!

Neyse konuya dönüyorum. Bu durumda kendinizi tok olduğunuza inandırmanız gerekiyor. Sadece "tokum" deyip yırtma şansınız tabii ki var ama ısrar edilme riskini de sıfıra indirmek istiyorsunuz. Babaannenize dönüp, gözlerinizi kısarak ve sağ eliniz -avuç içi size dönük vaziyette- göbeğinizin üzerinde daire çizer halde "daha bir saat önce arkadaşlarla iskender yemiştik çok tokum babaanne" deyin. Aç bir insanın içinde iskender geçen bir yalan söylemesi için yapabileceği tek şey inanmaktır.

Bu arada Özdemir Asaf konuyla ilgili "Yalan en az iki kişiye söylenen sözdür. Bir sen, bir de o." demiş. Şair burada babaannemizden bahsediyor.

Gelelim işin en can alıcı kısmına. Ayrıntılar...
Şeytan ayrıntıda gizlidir der Gustave Flaubert. Ayrıntı, yalanın makyajıdır. Buradaki ince nokta ayrıntının dozunu iyi ayarlamaktan geçiyor. Gecenin yarısı eve geldiniz. Babanız sizi kapıda karşıladı. "Hayırdır kızım bu saatte nereden geliyorsun?" diyor. "Ayşelerde ders çalışıyordum" derseniz yemez.  Makyajsız bir yalan sizi üzer. Ama makyajı da fazla abartıp badana kıvamına getirmemeniz gerekiyor. Hemen örnekleyelim:

- Hayırdır kızım bu saatte nereden geliyorsun?
+ Okuldan çıktık, hani okulun karşısında bir kafe var ya tam orda bizim eski komşu Hamdi abi vardı, gel eve bırakayım dedi, kabul ettim. Yolda lastik patladı, stepne yokmuş, Hamdi abi sanayiye gitti ben de belediye otobüsüne bindim, meğer yanlış binmişim bir baktım Ayşelerdeyim. Dedim bari gelmişken Ayşe'yle ders çalışalım.

Sağlam sopa yersiniz. En güzeli Ayşeler'de ders çalışıyor olmanıza tek cümlelik bir kulp (yalan) bulmak.

Son olarak, hassas bir nokta ürettiğiniz yalanın aksi ispatlanamaz olması gerekliliği. En azından kısa vadede. Yine bir örnekle devam edeyim. Diyelim ki bir ayakkabı satın alacaksınız. Bu alışverişi eşinizin kredi kartıyla gerçekleştirir ve eve geldiğinizde, eşinize, 150 liraya aldığınız ayakkabıyı 100 liraya aldığınızı söylerseniz ay sonunda gelen ekstrede yalanınız ortaya çıkacaktır. Fakat 50 Lirasını nakit ödeyip, 100 Lirasını karttan çektirirseniz kimsenin ruhu duymaz. İki dakika akıllı olun. (Aşkım sen sakın böyle yapma, çok ayıp.)

Söylediğim maddelere dikkat ederseniz, günlük 4 yalan hakkınızı elinizde patlatmadan, güzelce kullanabilir, gül gibi geçinir gidersiniz. Yalnız belirtmekte fayda var; bu teknikleri uygulayıp dayak yerseniz, hapse girerseniz, sevgilinizden ayrılırsanız ya da işten atılırsanız sorumlusu ben değilim.

Bu rehberi yalnızca pembe yalanlar için kullanın.
Ya da yalanlarınızı pembeleşinceye kadar kızartın. Kıps.


Önemli olan boyu mu işlevi mi?

Uzun zamandır bir kararsızlık yaşıyorum. Hayattaki en önemli ilgi alanı teknoloji ve internet olan bir insanım. İnternete evimden, işimden ve dışarıda herhangi bir yerden -cep telefonumla- ulaşım imkanım var ve internet benim için gerçek anlamda olmazsa olmazlardan biri. Fakat teknolojinin çok hızlı ilerliyor oluşu ve insanların da sürekli en iyi olanı tercih etmeleri sebebiyle kullandığımız cihazlar kısa bir süre içinde eski ve demode olabiliyor. Bunun bir örneği benim cep telefonum. Henüz birkaç yıl önce herkes tarafından beğenilip "küçük bilgisayar" olarak nitelendirilen cihaz, bugün "bunlardan kaldı mı ya" cümlesine konu oluyor.

Eskiden onlarca çeşit cep telefonu varken, günümüzde dış görünüşleri farklı da olsa işletim sistemi bakımından popüler ve kullanışlı olan iki telefon türü kaldı. Bunlardan biri yalnızca Apple marka cihazlarda kullanılan iOs, diğeri ise Google tarafından geliştirilen ve piyasada görebileceğiniz neredeyse tüm dokunmatik ekranlı cep telefonlarında ve tabletlerde kullanılan Android. Özetle, bugün güncel teknolojiden ve getirdiği yeniliklerden uzak kalmak istemiyorsanız bu sistemlerden birini kullanan bir akıllı telefona sahip olmak zorundasınız.

Aslında dokunmatik ekran kullanmayı hiç sevmiyorum. Şu an kullandığım Nokia marka telefonumun fiziksel qwerty klavyesini de son derece hızlı ve pratik bir şekilde kullanabiliyorum. Fakat yukarıda da söylediğim gibi, bahsettiğim iki işletim sistemi dışında kalanlar artık neredeyse hiç geliştirilmiyor ve yerinde sayıyor. Bu da kullandığınız cihazın internete bağlanıyor olmasını bir bakıma anlamsızlaştırıyor.

Durum böyle olduğu için artık dokunmatik ekranlarına rağmen Android bir cihaza geçmenin zamanı geldiğine karar verdim. Neden Android diye soracak olursanız, her ne kadar iOs'un daha stabil ve sorunsuz çalıştığı öne sürülse de araştırmalarım ve gözlemlerim sonucu Android'in, kullanıcısının tercihlerini daha ön planda tuttuğunu ve daha fazla özelleştirilebilir olduğuna karar verdim.

En başta söylediğim kararsızlığım da tam bu aşamada kendini gösteriyor. Piyasada 350 liradan 2.000 liraya kadar Android cihaz mevcut. Benim gibi teknoloji meraklıları da "olmuşken en iyisi olsun" felsefesinin birer neferi olarak, "bu makineye o kadar para verilir mi" düşüncesi ile "acaba bir üst modelini mi beklesem" düşüncesi arasında sıkışıp kalıyorlar. Şu anda en popüler Android cihazları sanırım Samsung üretiyor. En yaygın modeli olan Galaxy S3 bir ara oldukça ilgimi çekmişti fakat yeni çıkan ve önümüzdeki günlerde Türkiye'de satışa sunulacak olan Galaxy S4 modeli insanın elini kolunu bağlıyor. Öte yandan Sony'nin su geçirmez canavarı Xperia Z, zirvenin ortakları HTC One ve LG Optimus da işin içine girince kararsızlığınız bir kat daha artıyor.

Ne var ne yok araştırdım. Birkaç ay önce internette görüp, "bunu taşımak için yanında sırt çantası taşımamız lazım" diyerek burun kıvırdığım bir modele takıldım. Samsung Galaxy Note II. Gerçekten de büyük bir cihaz. Fiyatı ortalama 1.600 Lira. Teknoloji mağazalarında elime alıp kullandım ve deyim yerindeyse aşık oldum. Ekranının büyüklüğünü bir dezavantaj olarak görüyorsanız zaten size hitap etmiyordur fakat o büyüklükte bir ekran Android'in geldiği son noktaya götürüyor insanı.

Kararsızım dostlar. Alsam mı almasam mı bilemiyorum. Cebe zor sığan kocaman bir tablet bu ama böylesine geniş bir ekran da telefona büyük bir işlevsellik ve karizma kazandırıyor. Aldın diyelim, bu telefonla neler yapılabilir derseniz aklıma ilk gelenler ufak tefek fotoğrafları Instagram'da paylaşmak, Viber'dan ücretsiz konuşmak, WhatsApp'tan mesajlaşmak, Temple Run oynamak gibi sıradan şeyler tabii ki. Şimdilik uzaya füze falan fırlatmıyor yani. Android'in son sürümü olan Jelly Bean'i kullanıyor onu da eklemeliyim. Alıcam galiba bunu. Ya da almasam da Note 3 çıkmasını mı beklesem? Yine başa döndük ☺


2013 Yılında internetle hiç ilgisi olmayan insan

Ne yapar, ne eder çok merak ediyorum. Biz gece yarılarına kadar monitör karşısında göz kapaklarımıza eziyet ederken o ne yapıyor? Bakın, babanızdan, dedenizden bahsetmiyorum. Yaşı genç olup da etrafındaki herkesten farklı olarak internetle en ufak bir bağı olmayan insandan bahsediyorum. Ne güzel insandır o. Hakkında bu yazdıklarımı belki de hiçbir zaman okumayacak ama olsun, maksat muhabbet olsun.

Onun hayatında ne bildirim, ne e-posta, ne retweet var. Birine oyun isteği göndermenin ne anlama geldiği hakkında bir fikri yok. Bilmem ne telekomun en pahalı ve en yavaş interneti tüm ülkeye satıyor olması umrunda bile değil. Gangnam Style'ı televizyonda gördüyse görmüştür, Harlem Shake, onun için ne anlama geldiğini bilmediği iki kelimeden ibaret. İnternet Explorer'ın Google Chrome'dan daha yavaş olduğunu öğrense bile bunun sebebini hiçbir zaman anlamayacak. Vesaire.

Bazen düşünüyorum da ne çok kaptırmışız internet denilen şu sanal dünyaya. 2013 yılında internetle hiç ilgisi olmayan insana özeniyorum. Onun bizden neyi eksik? Aksine, sevdiklerine ayırmak için, kitap okumak için, dışarı çıkıp arkadaşlarıyla buluşmak için, yeni filmler izlemek için, spor yapmak için, şiir yazmak için, fotoğraf çekmek için, yeni arkadaşlıklar edinmek için, kısacası yaşamak için bizden daha fazla zamanı var.

Cehalet mutluluktur.*


Kahrolsun 140 karakter! #BRDH

Geçen ay bir çekiliş yaptık, kitaplar verdik, o kitaplar okundu, fotoğrafları bile çekildi ama Sezer hâlâ bir yazı yazmadı. Bir Yılmaz Özdil değiliz, her gün yazmamız gerekmiyor ama bir aydır hiçbir şey yazılmayan bir siteyi ben olsam takip etmezdim. Her defasında sigarayı bırakıp yeniden başlayan insanlar gibi blog yazarları da zaman zaman gaza gelip bundan sonra daha sık yazacağını iddia eder. Bu son yılların vazgeçilmez modası oldu. Bundan tam iki yıl önce şu yazıda da bu konuya değinmiştim inceden.

Tam da böyle bir durumun üzerine Beyazıt (anarschi.com) yarama tuz basarak beni mimlemiş. Bu mim ile birlikte Blog Ruhunu Diriltme Harekatı (#BRDH) diye bir de kampanya başlamış. Mimin konusu tam olarak "blog yazarken bizi yoran, yazmaktan soğutan nedenler ve bu duruma karşı geliştirebileceğimiz alternatif çözüm yolları" imiş.

İlk paragrafta söylediğim ve yazıyı yazmadan önce Beyazıt'la da uzun uzun konuştuğumuz üzere, blog dünyasındaki sinerji ve etkileşim ne yazık ki zaman içinde azalarak yok oldu. Birkaç yıl önce -Twitter yokken ve Facebook bu kadar yaygın değilken- bloglara girilen yazılar, o yazılara yapılan yorumlar ve tüm bunların getirdiği sosyal etkileşim çok keyifli bir mecra yaratmıştı. Şimdilerde kimsenin dilinden düşürmediği sosyal medya aslında o mecranın ta kendisi. Sonra köşedeki bakkal amcanın bile üyesi olduğu Facebook popüler oldu. Zaman içinde birçok blog kapandı. Kaynak sıkıntısı çekmeyen teknoloji siteleri hariç diğer tüm blogların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi oldu. Twitter'ın da insanların isimlerinden sonra kullandıkları ikinci kimlikleri olmasıyla birlikte 140 karakterlik sıkıştırılmış cümleler bloglara ölüm vuruşunu yapmış oldu.

Gelelim aldığımız mimin cevaplarına. Blog yazarken bizi yoran, yazmaktan soğutan sebepler nelerdir? Bugüne kadar edindiğim tecrübelere istinaden birkaç maddede inceleyebiliriz bu konuyu.

  • Birinci ve belki de en önemli sebep, gerçek hayatta kim olduğumuzun bilinmesi. Geçen zaman ile birlikte sadece kelimelerbenim.com'un yazarı olarak kalmak yerine yola gerçek adınızla devam etmeniz, blogunuzu, sizi tanıyan insanlarla paylaşmanız, o blogun size ait olduğunu ailenizin, yakınlarınızın ve iş arkadaşlarınızın ve hatta kız arkadaşınızın bilmesi. Çünkü blog sıradan şeylerin dışına çıkmak istediğiniz yerdir. "Bakalım Sezer en son ne yazmış" denildiğini bildiğiniz bir sitede hayatınıza dair çok fazla şey paylaşamazsınız. Bir arkadaşınızın en sevmediğiniz özelliğinden, sevgilinize almak istediğiniz bir hediyeden, siyasi görüşlerinizden, bütün hırsınızla küfretmek istediğiniz patronunuzdan, ailenizin sizi anlamıyor oluşundan, yaptığınız küçük kaçamaklardan, dini inançlarınızdan ve daha birçok şeyden bahsedemezsiniz. Geriye ne kaldı dediğinizi duyar gibiyim. Ben de onu diyorum işte, bir şey kalmıyor. Bu işe yeni başlayacaklara bir ipucu olsun.

  • İkinci sebep sosyal medya denilen baş belâsı. Anlık mesajlaşmalar, ömrü kelebeğinki kadar olan tweetler, saçma Facebook paylaşımları, sürekli orda-burda yapılan check-in'ler, sözlüklere yazılan ve itina ile ssg zengin edilen entryler internette harcayabileceğiniz zamanın tümünü sömürüyor. Bir blog yazısı yazmak yerine Ahmet'in paylaştığı komik resmi Mehmet'in duvarında paylaşmak hepimizin en sık yaptığı şey ve bu Ahmet - Mehmetlerin de komik resimlerin de sonu yok.

  • Bu dahil olmak üzere ortalama bir blog yazısı hazırlayıp yayınlamak en iyi ihtimalle iki saatten fazla zaman alıyor. Peki bunca emek harcadığınız bir yazıya bir veya iki yorum gelmesini nasıl yorumlarsınız? Ben böyle uzun bir yazıyı buraya yazmasaydım da her zaman yaptığımız gibi iki - üç cümleye sığdırıp Facebook'ta paylaşsaydım şimdi olduğundan daha mı az dönüş alacaktım? Hayır. Belki de daha fazla yorum alırdım. Yazdığım şey, başka bir arkadaşımın komik resim paylaşmasıyla sayfanın aşağısına kayar, bir süre sonra da yok olur giderdi. İşte sürekli yaptığımız da tam olarak bu. Fikirlerimizi öğütüp yok ediyoruz.

  • Çoğunlukla yazdıklarımızı yarım bırakıp taslaklar klasöründe kendi kaderine terk ediyoruz. Peki neden? Nedeni aslında çok açık. Beğenilmeyeceğini ya da gerçekten saçma olduğunu düşünüyoruz. Yazdıklarımızın, okuyucular tarafından değersiz görülebileceği şüphesiyle yayınlamaktan vazgeçiyoruz. Çoğu zaman da sosyal medyada ilgi gören içeriklerle kendi yazılarımızı kıyaslayarak düşüyoruz bu yanılgı içine. Oysa saçma da olsa, sıradan da olsa yazmak istediklerini yazmalı insan. Sonuçta National Geographic dergisine bilimsel makale yazmıyoruz.


Havaalanındaki Kanun Kaçağı: NIVEA'dan yılın şakası!

Bugüne kadar yaptığınız en ağır şaka neydi?

Şöyle bir düşününce, hepimizin şaka yaparken ipin ucunu kaçırdığı anlar olmuştur. Yine de hiç birimiz bu kadar ileri giderken eğlenceli kalmayı başaramamışızdır. NIVEA yeni ürünü Stress Protect deodorant için öyle bir şaka yapmış ki, kurbanlar adeta soğuk soğuk terlemiş!

Bir yolcu havaalanında uçağını beklerken kanun kaçağı olduğuna dair haberler, ilanlar ve anonslarla karşılaşır. Birkaç dakikada etrafını saran stresle “Ne yapacağım?” diye düşünürken oturduğu yerden terlemeye başlar. İşte burada polisler hiç beklenmedik şekilde devreye girer:


Çok kısa sürede 5 milyondan fazla izlenen Stres Testi adındaki bu viral reklamı görünce, TV’deki şaka programlarının Stres Testi yanında sönük kaldığını söylemek mümkün!


KelimelerBenim.com 5. yılında 5 takipçisine kitap hediye ediyor!

Selam güzel insanlar. Ben bu blogu 2008 yılında yani bundan beş yıl önce kurdum. O günden bu yana geçen zamanda benim üslûbum da üzerine yazdığım şeyler de değişti. Geçenlerde fark ettim, beş sene geçmiş. Hani millet olarak küsüratı sevmeyiz, beş'in on'un katlarına bayılırız ya, ben de hemen bunu değerlendirmeliyim diye düşündüm. Adı havalı sonuçta. Birinci yıl, ikinci yıl gibi tırt değil. Beş bu, boru mu?

Sonuç olarak bir çekiliş düzenlemeye karar verdim. Adı Kelimeler Benim olan bir blog ne hediye etse güzel olurdu? Kelime oyunlarını sevdiğimden ve simetriye hasta olduğumdan beşinci yılda beş kitap hediye etmeyi uygun gördüm. Gönül isterdi ki ayfon hediye edeyim, gönül isterdi ki beş yıldızlı otelde çift kişilik tatil hediye edeyim. Ama biz de parayı fotokopiyle çoğaltmıyoruz güzel kardeşim. 

Bir çekiliş düzenleyeceğiz. Aşağıdaki şartları sağlayan kişiler arasında yapacağımız çekiliş sonucunda 5 kişiye MaxKitap.com sitesinden istedikleri herhangi bir kitabı¹ kargo ücreti de bize ait olmak üzere hediye edeceğiz. Laf salatası yapmadan olaya girelim.

Katılım süreci 15 gün sürecek, 20 Şubat 2013 tarihinde sona erecek ve random.org üzerinden yapılacak çekilişin sonuçları 21 Şubat 2013 Perşembe günü bu yazıya ek olarak ilan edilecektir.