EN ES FR DE TR

Haftanın Şarkısı
Birsen Tezer - Hoşgeldin

.


Eksik

İhtiyaç duyulanın yokluğuna taktığımız ad. Olması gerektiği yerde olmayanın yegane sıfatı. Bazen aç bir çocuğun karnı, bazen tok bir adamın kalbi. Yeri geldiğinde sevgilinin sesi. Dolmuşa binemeyip yürümek zorunda kaldığınızda ayaklarınızı şişiren üç - beş kuruşun ismi. Sınava çalıştığınız halde beklediğinizden düşük gelen ders notu. Bazen bir kadının tebessümlerinin göz yaşlarına oranı. Buzdolabının kapağında her daim hazır bekleyen yarım limon...

Bilin bakalım,
Tabakta yiyecek yemek olmaması, sofrada bir tabak eksik olmasından  kötü müdür?
Bayram sabahları babanızdan alamadığınız harçlık mı daha "eksiktir" yoksa elini öpecek bir babanızın olmayışı mı?
Ya da gurur duyulacak bir şey başaramamak eksiklik sayılır mı?
Başardığınızda gurur duyacak bir babanızın olmaması yanında...

Dört yıl önce bugün eksik kaldım ben.
Hiçbir kitabın, özlemek kelimesinin ne anlama geldiğini yazmadığını,
Hiçbir boşluğun, kalpte açılan boşluktan büyük olmadığını,
Bir an dahi unutmuyor olsam da hiç hatırlamıyormuş gibi rol yapmayı
o gün öğrendim.

seni özledim baba.


Mark bize sürprizli Lookback yapmış



Geçen akşam Zuck aradı, abi sana bir sürprizim var diye. Dedim kardeşim hayırdır, sen dedim CEO adamsın, işin gücün vardır niye zahmet ettin dedim. Olur mu abi dedi, bizim elemanlar işleri yapıyor, hanımı da memlekete gönderdim, öyle boş kalınca da oturup sana bi video hazırlayayım dedim dedi. Peki dedim gönder bakalım izleyelim.

Bizim Zuck Facebook'u kuralı 10 sene olmuş. Siteden gelen parayla Beylikdüzü'nden 2 daire almış, ordan gelen kiralarla gül gibi geçinip gidiyormuş. Dile kolay 10 sene. Tabii ne zekat ne sadaka. Dedim oğlum bu iş böyle olmaz, paranın bereketini göremezsin, zekatını ver, bak kaç tane adam üye oldu sitene hepsine üç beş bir şeyler at dedim. Hangi birine vereyim abi milyar tane adam var dedi. Sen de haklısın Mark, elbet bir yolunu buluruz, takma kafana, gün doğmadan neler doğar dedim.

Gel zaman git zaman bizim Zuck böyle bir yöntem bulmuş. Tüm Facebook üyelerine, Facebook'a üye oldukları günden bu yana yükledikleri fotoğraflardan birer video hazırlamış. Benimkini izleyince hafiften duygulandım. Sonuçta adam oturup uğraşmış.

Mark, bu sürpriz videoya "Lookback" ismini vermiş. Türkçesine de "Anılarını hatırla" diye bir isim bulmuş. Bunun İngilizcesi lisede de kötüydü, neyse. Herkes için de oturup tek tek video hazırlamış. Seninki mesela facebook.com/lookback adresinde duruyor. Fakat bizim haylaz bu videoya indirme butonu koymamış. Hemen cepten aradım. Video bizim değil mi Mark'ım neden indirmemize izin vermiyorsun dedim. "Yok yaa, indirirseniz biz nerden ekmek yiycez?" diye cevap verdi. Yazıklar olsun. Ben dedim bu işin peşini bırakmam. Aradım, taradım ve sizin için facebook lookback video indirme nasıl yapılıyor buldum. İşte tarifi:


Önemli olan boyu değil işleviymiş

Bundan yaklaşık 10 ay önce şöyle bir yazı yazmıştım. O zamanlar bir Android telefon almak istiyor fakat hangi cihazı alacağıma karar veremiyordum. Gönlüm Samsung Galaxy Note II diyor, mantığım "ne yapacaksın fırıncı küreği gibi telefonu?" diye bana fırça atıyordu. İşin içine hiç yoktan, yaklaşık bir öküz parası da girince Nokia marka telefonumla aramı bozmadan "Aman Ali Rıza bey ağzımızın tadı kaçmasın" modunda eylemsizliğimi sürdürüyordum.

Aradan birkaç ay geçtiğinde, aylardan Temmuz, günlerden kim bilir hangisiyken -şimdi gidip faturasına mı bakayım?- ani bir kararla bahse konu telefonu almaya karar verdim. İnternete girip fiyat kıyaslaması yaptım ve adını daha önce duymadığım bir alışveriş sitesinden sipariş verdim. Siparişi vermeden önce telefonu satın alacağım site hakkında sıkı bir araştırma yapmayı tabii ki ihmal etmedim ve site hakkındaki tüm yorumların olumlu olması bu riski almamda bana yardımcı oldu.

Telefonum 24 saat geçmeden elime ulaştı ve sonunda küçük bilgisayarıma kavuşmuş oldum. Hemen ertesi gün bir teknoloji mağazasına gidip orijinal bir flip-cover kapak ve ekran filmi aldım. Kapağı bir gün kullanıp kenara koydum. Maalesef 60 papel verip aldığım kapak benim doğama aykırıydı. Kullanırken her defasında kapağı kaldırıp üzerinde bir de ekran kilidini açmakla uğraşmak bana göre değildi. Ekranı koruyacağım diye bir öküz parası verip aldığım telefona emanet muamelesi yapacak değildim. Eğer talibi varsa flip-cover'ı faturası ile birlikte uygun bir fiyata satabilirim. 

Bunları aylar sonra yazıyor olmamın sebebi, ilk cümlede bahsettiğim yazıda sormuş olduğum sorunun cevabını  bizzat tecrübe ederek bulmaktı. Önemli olan boyu mu, yoksa işlevi mi? Sorunun açılımı aslında şu: Bahse konu telefondan, boyutu büyük olduğu için vazgeçmeli miyim, yoksa yüksek performansı hatrına boyutuna katlanmalı mıyım? Cevabı artık biliyorsunuz.

Onu teknoloji mağazasında ilk gördüğümde hakikaten cebe sığmayacağını, konuşurken kafamın yanında komik duracağını, taşıma konusunda bana sıkıntı yaratacağını düşünmüştüm. Fakat bu korktuklarımın hiçbiri gerçekleşmedi. Hatta zamanla o kadar alıştım ki diğer telefonlar avucumun içinde küçücük kalmaya başladı. Bu süreçte eşime ve kardeşime, nispeten daha düşük bütçeli Android cihazlar aldık ve onları da enine boyuna kullanma şansı buldum. Çıkardığım sonuç tek cümleyle şu: Eğer akıllı telefonu gerçekten akıllı telefon ifadesine yakışır şekilde kullanmak istiyorsanız bütçenizi 1.000 Lira ve üzerine çıkartmalısınız.

Önceki yazımı "...almasam da Note 3 çıkmasını mı beklesem?" diye bitirmiştim hatırlarsanız. Yaklaşık bir ay önce bir teknoloji mağazasında Samsung Galaxy Note 3 kullanma fırsatı buldum. Cihaz gerçekten muazzam. Note II'deki vasat kamera bir canavara dönüşmüş. Onun dışında standart bir kullanıcı için bence pek performans farkı yok. Yani Note II'yi aldığıma hiç pişman değilim. Kısmet Note 4'e ya da yakın zamanda çıkacak olan Galaxy S5'e diyelim 


Ne kadar fakir olduğunuzu biliyor muydunuz?

Para, bu hayatta, sağlıktan sonraki ilk önceliğimiz. Hatta ne yazık ki dünya üzerinde parası olmadığı için sağlığını ve dâhi hayatını kaybeden milyonlarca insan var. Her sabah sıcak yatağımızdan kalkıp çalışmak zorunda olmamızın, yaşamak için çalışmak yerine, çalışmak için yaşıyor oluşumuzun tek sebebi para. Küçük çocukların "büyüyünce ne olacaksın" sorusuna verdikleri "doktor" cevabının altında yatan gizli sebep, insanlar tarafından ne kadar saygı göreceğinizin kıstası, devlete kapağı atmak deyiminin kaynağı, babası ölmüş birkaç kardeşin birbirlerinden nefret etme nedeni, dünyanın öteki ucundan gelen Amerikalının Ortadoğu'da at koşturmasının tek sebebi para. Bana göre o, icat edilmiş en uğursuz araç.

Birkaç zaman önce düşünürken aklımdan şöyle bir cümle geçti: "Para, senin neye ne kadar sahip olabileceğine karar veren sistemin adıdır." Sonra sizden önce davranıp, şu videoyu kendime ithaf ettim.

Hadi dürüst olalım ve itiraf edelim: Hepimiz bizden daha zengin olanlara imrenerek bakıyor ve içten içe onlar gibi olmak istiyoruz. Bizden daha fakir insanların var olduğu düşüncesi aklımıza ayda yılda bir gelse de geldiği gibi geçip gidiyor. Hayatında hiç tatile gitmemiş biri yıllık iznini evinde geçiriyor olmaktan hayıflanırken, hayatında hiç evi olmamış bir insan da sokaklarda yatıyor olmaktan mutsuzluk duyuyor. Aynı zamanda dünyanın başka bir yerindeki bir çocuk, susmayan silahlar ve düşen bombalar yüzünden çıkabileceği bir sokak olmadığından şikayet ediyor. Tüm bunlar olurken bir yerlerde içecek bir bardak suyu olmayan insanlar susuzluktan ölüyor. Çok mu kötümser oldu? Hayır. Bunlar yalnızca ücretli belgesel kanallarında dinlediğimiz hikayeler değil. Bunlar hayatın acımasız gerçekleri.

İnternette dolaşırken bir site keşfettim. Global Rich List yani Türkçesi ile Küresel Zengin Listesi. İlk bakışta dünyanın en zengin insanlarını listeleyen bir site gibi duruyor. Fakat sitenin asıl amacı, yıllık geliriniz üzerinden, dünyadaki tüm insanlar arasında bu zenginler listesinin neresinde olduğunuzu görmeniz. Bunun için Ali Ağaoğlu olmanıza gerek yok. Asgari ücret ile çalışan bir işçi dahi olsanız, bu listede yer almış olacaksınız. Pek inandırıcı gelmiyor değil mi? Hadi başlayalım.

Asgari ücret alan biri olduğumuzu varsayıyoruz. Çalışma Bakanlığı'nın sitesinden asgari ücretin ne kadar olduğuna bakıyoruz. 846 Türk Lirası. Şimdi bunu 12 ile çarpıp yıllık gelirimizi buluyoruz. 10.152 Türk Lirası ediyor. İşte sonuçlar:

Dünya üzerindeki her beş kişiden dördü sizden daha fakir
Dünyanın en zengin %18'lik kısmı içindesiniz. Yani dünya üzerindeki her beş kişiden dördü sizden daha fakir. Bu da sizi dünyanın 1.086.594.076'ncı insanı yapıyor. Böyle anonim cümleler kurunca insan kendini gerçekten zengin hissedemiyor biliyorum. Ayrıca zenginler listesindeki yeriniz de tek bakışta okunamayacak kadar çok rakam içeriyor. Yine de şansımızı denemekte fayda var.




Endonezya'daki bir işçiden 10 kat daha fazla kazanıyorsunuz
Saatte 5.29 Türk Lirası kazanıyorsanız Endonezya'daki bir işçiden tam 10.7 kat daha fazla kazanıyorsunuz demektir. Çünkü onlar saatte yalnızca 49 kuruş kazanıyorlar.




Yıllık kazancınız Gana'daki bir işçinin 50 yıllık kazancına eşit
Sıradan bir insanın 70 yıl yaşadığını ve 20 yaşından itibaren sürekli çalıştığını varsayarsak, Gana'daki bir işçi sizin bir yılda kazandığınız para için ömrü boyunca çalışıyor. Gana'da yaşayan ve yaşıtınız olan bir işçi 10 bin lira kazanmak için 2064 yılına kadar çalışmak zorunda.




Onlar bir kutu kola için bir saat çalışıyorlar
Susadığınızda bir kutu kola içmek isterseniz, bunun bedeli sizin için 8 dakika 37 saniye çalışmaya eşdeğer. Fakat Zimbabve'deki bir işçi bir kutu kola için yaklaşık 1 saat çalışmak zorunda.




Büyüyünce doktor mu olacaksınız? Mümkünse Pakistan'da olmayın
Türkiye'de asgari ücret alan bir işçinin maaşı, Pakistan'da yaşayan 35 doktorun aylık gelirine eşit. Bu da Pakistanlı bir doktor için ayda 24 Türk Lirası'na eşdeğer. Yok artık Lebron James dediğinizi duyar gibiyim. Ben de öyle dedim ve araştırdım, aylık maaşınız değil ama yıllık maaşınız gerçekten de Pakistan'da 35 doktora 1 aylık maaş olarak verilebiliyor. Yani eşit zaman aralığında bakarsak Pakistanlı bir doktorun 3 katı maaş alıyorsunuz demektir.

Siz de ne kadar fakir olduğunuzu merak ediyorsanız şuradan kontrol edebilirsiniz.


Procrastination: Erteleme Hastalığı



Sanırım bir hafta kadar önceydi. Mesai biteli üç saat olmuş ve masamın üzeri toparlanıp işi bitirilmesi gereken evraklarla doluydu. Her zamanki gibi neresinden başlayacağımı bilemiyordum. Her zamanki gibi diyorum, çünkü ben bir erteleme hastasıyım. Aslında benim hastalığımın tam karşılığı erteleme değil. Erteleme olsaydı, daha sonra yapmak üzere o işten vazgeçerdim. Fakat karşımda daha sonra değil, o anda yapmam gereken bir iş vardı. Her halükarda o iş yapılacak olmasına rağmen gereksiz başka herhangi bir şey yapmak için direnmek. Dilimizde tam karşılığı olmayan ama en yakın tabirle "erteleme hastalığı" dediğimiz bu durumun İngilizce'deki adı procrastination.

Üç saat önce çıkıp evinize gitmiş olmanız gereken bir işiniz ve karşınızda, gereksiz şeyleri bir kenara bırakıp adam akıllı başlasanız en fazla yarım saatte bitirebileceğiniz, sabahtan beri sizi bekleyen evraklar olsa ne yapardınız? Ben kutu yaptım. Atık kağıt kutusu. Masamın üzerinde, sabahtan kalma yarım bıraktığım kahve fincanımı koymaya yer dahi yokken ve iş yerimde tek bir adam dahi kalmamışken, ben kalkıp atık kağıt kutusu yaptım.

O gün ofise yeni bir plastik evrak rafı alınmıştı. O kutu aslında onun kutusuydu ve birkaç saattir duvarın dibinde öylece durup, çöpe atılmayı bekliyordu. Önce kapaklarını içine kıvırıp, tümünü özenle içten dışa doğru zımbaladım. Daha sonra dışını beyaz kağıtla kaplamaya çalıştım. Önce zımbayla, sonra bantla... Tam o sırada kutunun dışını kağıtla kaplamayı da erteleyip, kapalı olan ve açmaya üşendiğim internete bağlı olan bilgisayarım yerine cep telefonumdan Google görsellere girip, birbirini takip eden 3 oktan oluşan yeşil renkli bir "geri dönüşüm" sembolü arattım. Güzel bir tane bulup, cep telefonuma indirdim. Cep telefonumu kablo ile internetsiz bilgisayara bağladım. Yeni bir Word belgesi açıp resmi içine yapıştırdım. Altına da büyük yeşil puntolarla "atık kağıt" yazdım. Bu dosyayı renkli olarak yazdırıp, yalnızca 1/4'ünü kağıtla kapladığım kutunun nispeten beyaz olan yüzeyine, bant yerine kilitli dolabımdaki ücra köşede bulunan ve daha önce hiç kullanmadığım pritt'i kullanarak yapıştırdım. Yarım yamalak ama havalı bir kutum olmuştu ve tüm bu gereksizliklerin üzerine, bunun kadar havalı olmasa da zaten halihazırda bir atık kağıt kutusuna sahip olduğumu düşünüp gülümsedim.

Hepimiz erteliyoruz. Bazen diş fırçalamayı, bazen bir buluşmayı, bazen bir mesaja cevap vermeyi, bazen kalkıp ışıkları açmayı, hatta bazen yemek yemeyi bile erteliyoruz. Siz en son ne zaman ertelediniz bir düşünün. Geçen hafta mı? Dün mü? Yoksa az önce mi? Oralarda bir yerde, sonra okurum diye koyduğunuz ama aylardır okumadığınız o kitabı biliyorum. Telefon rehberinizde dolaşırken adını görüp "dur bi arayayım" deyip duraksadığınız ve sonra ararım diye düşünüp haftalardır aramadığınız o arkadaşınızı da biliyorum. Peki ya bilgisayarınızın masa üstünde duran o klasör? Onu ne zaman temizleyeceksiniz? Belki de hiçbir zaman. Gelecek, yaşadığımız sürece önümüze çıkanlardan ibaret. Peki sürekli erteleyerek nereye varabiliyoruz?

Her gün bir ekmek yediğimizi varsayalım ve hayatımızı o koca ekmeği yediğimiz küçük parçalara bölelim. Eğer bugün yemeniz gereken o ekmeği yemezseniz, biliyorsunuz ki yarın bayat ekmek yemek zorunda kalacaksınız ve bir gün etrafınızda o kadar çok bayat ekmek birikmiş olacak ki mide bulantısından tazeleri de yiyemeyecek duruma geleceksiniz.

Yukarıda paylaştığım videoda, sayfalarca yazılarak anlatılamayacak kadar güzel anlatılıyor procrastination denilen illet. Bugün, bu lanet olası alışkanlıkla nasıl başa çıkılabileceği hakkında bir şeyler öğrendim. Uygulayıp, faydasını görürsem size tam olarak buradan bildiriyor olurum.

Hayat, bir şeyleri ertelemek için çok kısa.


Jacques Lemans'ın En Çok Satan Modasaat Modeli Hangisi?

Bir erkeğin en önemli aksesuarı kol saatidir derler. Benim birçok kol saatim oldu. Çocukken doğum günümde alınan o klavyeli casio saati hiç unutmam. Ona tıpkı bir bilgisayarmış gibi hayranlıkla bakardım. O zamanlar bir de televizyon kumandası özelliği olanlar modaydı. Gerçi hala bir yerlerde görüyorum bu iki modeli. Saat benim için galiba bir oyuncaktan ibaretti o zamanlar. Sonraları işlevselliği ön plana çıkmaya başladı. İşime yarıyor olması yetiyordu.

Öyle marka takıntısı olan biri olmadım hiç. Ama artık ergenlikten çıkıp "kişiliğin oturması" denilen o evreye geldiğimde saatlerin sadece işlevi değil, estetik ve tasarımı da ilgimi çekmeye başladı. Saati aynı zamanda bir aksesuar olarak görmeye başladım. Durum böyle olunca markaları araştırdım, kendime yakıştırabileceğim bir saat satın almak istedim. İlgimi ilk çeken saatlerden biri Jacques Lemans erkek kol saati oldu. Beğendiğim modelin fiyatı maalesef sıradan bir saat kadar ucuz değildi. Ben de diğer modelleri ve fiyatları araştırmaya başladım.

Her blogger gibi ben de sorularımı ilk önce Google'a sorarım. Hal böyle olunca Jacques Lemans saat yorumları diye arattım. Bakalım diğer insanlar benim beğendiğim bu model hakkında ne düşünüyor diye merak etmiştim. Yorumların tamamı olumlu yöndeydi. Herkes benim beğendiğim modelin ne kadar karizmatik olduğundan bahsediyordu. Yakın zamanda kenara biraz para atıp bu parçayı almalıydım.

Bir süre sonra beğendiğim saati kız arkadaşımla paylaştığımda saate yorum yapmak yerine aynı markanın bayan modeli olup olmadığını sordu. Sitede dolaşırken denk geldiğim birkaç bayan saati görmüştüm. Jacques Lemans bayan saat modelleri gerçekten çok şık ve zarifti. Bu arada masrafın ikiye katlanıyor olduğunun farkındaydım ☺ Yakın zamanda bahsettiğim markadan birer saat almayı düşünüyoruz. Bu saatler sizce de çok cool değil mi?