Lavaboya gitmek istiyorum!0 yorum"Derya, İstanbul Üniversitesi'de okuyor" diyor. Bu açıklama, kız arkadaşla, kendinden yaşça fazla büyük olmayan bir dayı tanıştırmasının henüz ikinci cümlesi. Burak, genelden özele gitmek isteyen bir matematikçi gibi, kız arkadaşının, akılda kalması fazla çaba gerektirmeyen özelliklerinden başlamayı tercih ediyor. Genç dayı, yeğeninden aldığı cümleyi beyninde bir değirmen gibi işleyerek, üniversitelerin yapısı hakkında herhangi bir fikri olmadığı hâlde, çevreden duyduğu, akademik bir terimle süslü, tok sesli soruyu soruyor. "Hangi fakülte?" sorusuna, Edebiyat Fakültesi 3. sınıf cevabını veren kız arkadaş, genç dayıya "Aslında dördüncü yılım ama bir sene hazırlık okudum." gibi ek bir bilgi vererek, âdetâ hangi fakülte sorusunu ödüllendiriyor. Saat öğleden sonra iki. Burak, kız arkadaşını dayısıyla tanıştıralı henüz yarım saat oldu.İki sevgili, koskoca İstanbul'da Burak'in dayısıyla aynı metroda karşılaşmış olmasalardı, şu anda herhangi bir Starbucks'ta Espresso Macchiatolarını içiyor olacaklardı... Fakat şu anda Sultanahmet civarında, üzerlerini tavlaların ve satranç tahtalarının kapattığı, minyatür masaları olan küçük bir çay bahçesinde, beyaz, tombul fincanlarla çay içiyorlar. Burak sıkılıyor. Beş yaşındaki kuzeni Serkan'dan söz açıyor. "Nasıl, büyüdü mü bizim adam" diyor. Halbuki geçen hafta cuma günü beraberlerdi. Bu sorudaki gereksizliği sezen genç dayı, "yengenle bize rahat vermiyor ki" gibi, soruyla öznesi aynı, yüklemi farklı olan bir cevap veriyor. Burak ve Derya soğuyan çaylarından son yudumlarını aynı anda alırken, Burak, dayısının, sağ masadaki, mini etekli bir bayana odaklandığını görüp rahatsız oluyor. O anda Deryayla göz göze geldiğinde, Derya'nın gözlerindeki "oha" ifadesini çok derinden hissedebiliyor. Dayısı tarafından mahçup edildiğini, fakat bunun kendisiyle ilgisi olmadığını, virgülüne kadar anlatan savunma karakterli bir kaş ifadesiyle kız arkadaşını yatıştırıyor. Genç dayının gözleri hâlâ, avına odaklanan bir ayı gibi, sağ masadaki kadının bacaklarında. Burak dayıyı uyarmak için, hava ne kadar sıcak diyor. Havanın sıcaklığı dayının içindeki ılık rüzgarlarla çarpışınca, genç dayının suratı henüz hapşırmış insan suratına dönüyor. Evet, çok sıcak diye kekeliyor. Kız arkadaş, ilk görüşte pek soğuk gelmeyen genç dayıdan soğudu. Dayının yüzüne bile bakmadan "Burak ben lavaboya gidiyorum" deyip masadan uzaklaşıyor. Lavaboya gitmek fiili, Derya'nın ağzından, bir zamanlar üzerinden imparatorlar, padişahlar geçmiş toprakların ruhundaki medeniyeti canlandıran bir dil oyunuymuşçasına kıvranarak çıkıyor. Tabii Derya birazdan o topraklara, insan böbreği tarafından üretilip idrar kesesinde biriktirilen ve üretradan vücut dışına atılan bir miktar sıvı katkısında bulunacak. Deryanın masadan uzaklaşmasıyla, genç dayı ve Burak, ilk hamleyi birbirlerinden bekliyorlar. Genç dayının yapmış olduğu bir ayılıktan doğan utancı yeğeninin dayısıyla paylaştığı, trajik bir kader oyunu bu. Bunalımdaki bir ergen yüzsüzlüğü göstermeyi çözüm olarak gören dayı, "ne karı ama di mi" sözüyle sessizliği bozarak, postsuz bir ayıyı oynuyor. Burak, kız arkadaşı toprağa katkıda bulunup gelmeden, dayısının durdurma düğmesine basmak istiyor. "Ayıp olmuyor mu dayı" derken, fazla ciddi olmamaya dikkat ediyor. Zira, dayısıyla arasının bozulma ihtimali, genç dayının son ayılık denemesinden sonra, hâd safdaha. Burak'ın suratındaki, korkak ergen ifadeyi gören dayı, "bırak bu ayakları oğlum, tek çiçekle bahar geçmez" diyor. Yok dayı o değil de gibi saçma ifadelerle geri çekilen burak, artık son fırsatı olduğunu düşünerek, "Derya şimdi gelir dayı" diyor. Çok çiçekli bahar avcısının sırıtmış ifadesi, kaza yapan bir arabanın patlamış havalı camına dönüyor. Sonunda Burak, kaydadeğer bir hamle yapmayı başardı. Yarım dakika kadar göz temasında bulunmayan dayı-yeğen, kız arkadaşın gelmesiyle, bir defaya mahsus göz göze geliyor. Derya'nın makyajındaki kontrast, geçen zamanın, toprağa katkıdan ibaret olmadığını gösteriyor. Lavabo çok kalabalıktı diyor Derya. Burak onu başıyla onaylıyor. Aradan bir dakika geçmemesine rağmen, dayının gözleri yine mini etekli bayana kayıyor. Boş fincanları almaya gelen garson, önce mini etekli bayanın masasına uğrayıp, herhangi bir isteği olup olmadığını soruyor. Bir meyveli soda alabilir miyim diyor etekli bayan. Hipnotize olmuş postsuz dayı, ben de bir tane alabilir miyim dediği anda, garsonla arasında yaklaşık 4 metrelik bir mesafe olduğunu fark ediyor. Garson, etekli bayan, burak ve kız arkadaşı, hiç konuşmadan dayıya bakakalıyorlar. Mini etekli bayanın bakışları sertleşirken, garsonun bakışları daha yumuşak bir şekle bürünüyor. Garson dayıya doğru yaklaşarak, istediği şeyi bildiği halde, tekrar ne istediğini soruyor. Daha önce hiç meyveli soda içmemiş olan dayı, "bi meyvalı soda" diyor. Artık rezil olmaktan harap düşen genç dayı, siz bişey içer misiniz gençler gibi insani bir soru soruyor. Burak, yok dayı sağol diyor. Derya cevap vermiyor. Birkaç saniye Derya'ya bakarak bekleyen dayı, sınıfta gaz kaçırmış bir öğrenciye dönüyor. Garsona, başka birşey yok diyor. Garson arkasını dönmeden, kız arkadaş Burak'a, "Burak kalkalım mı" diyor. Bu defa da Burak cevap veremiyor. Yanından geçen garsonu "pardon" diyerek durduran mini etekli bayan, "Lavabo nerde?" sorusunu soruyor... Dördü de aynı anda ayağa kalkarak, yürümeye başlıyorlar. Kasaya yaklaşan dayı, yeğen ve kız arkadaş, elinde meyveli soda olan bir garsonla karşılaşıyor. "Sodanız?" diyor garson, dayı soda bardağını eline alıp kasaya doğru yürüyerek içmeye başlıyor. Derya Burak'a isyankâr bir sesle haykırıyor: Lavaboya gitmek istiyorum!
Çiğköfte - 20 yorum Bana ait olmayan bir iddaa kuponunu yatırmak için internet kafeden acilen çıkmam gerekiyordu. Verilen bu önemli görevi yerine getirmek için bir zaman sınırına tabi olmam, saat 16:30'da başlayacak olan Bayern Münih - M. Gladbach maçının, bana verilen görev kuponunda ilk maç olmasıydı. Kupona baktım, Bayern Münih'in maçı kazanacağı öngörüsünde bulunulmuştu. Gerçi umrumda da değildi. Kafeden çıkarken, çok acıktığımı farkettim, iki arkadaşıma, yemeğe gidip gitmeyeceğimizi sordum. Onlar benden bir süre sonra geldiklerinden olsa gerek, "daha yeni oturduk hacı yaa" cevabını aldım. Diğer arkadaşın da fikri aynı yöndeydi. Kararlıydım; yemek yiyecektim. Kafeden çıktım ve yola koyuldum...Uzun ve kalabalık, esnaf sponsorlu kaldırımlarda yürüyorum. Aklımdan geçen düşünce, iddaa kuponunu yatırdıktan sonra, herzamanki mekânda yemek yemek. (Aç olan bir insanın aklında, yemek yemek fikri en kötü ihtimalle ikinci sıradadır.) Yolda ilerlerken önüme geçen ve benden yavaş olan insanların önüne geçmeye çalışıyorum. Yaşlı teyzeler, uyuşuk bayanlar, çocuklu ablalar kendilerini geçmek istediğim insanlar grubunun en seçkin üyeleri. Bu gruptan oldum olası hoşlanmamışımdır. Özellikle okula dönmek için "az kalan" bir zaman mevcut ise bu hoşnutsuzluğum daha da kuvvetlidir. Geçmek isteyipte geçemediğim bir kadın ve iki çocuk önümde yürüyor. Çocuklar, annelerinin ellerinde tutup, sağında ve solunda, muhtemelen nereye gittiklerini bilmeden yürüyorlar. O anda, en önemli iş benimki oluveriyor. Anne-çocuk grubunun önüne geçmek için ilk hamlemi yaptığımda annesinin solunda bulunan 5-6 yaşlarındaki erkek çocuğu saçma bir adım atarak yolumu kapatıyor. İkinci hamlede onları geçip, kendime neden burada olduğumu soruyorum. İddaa bayiindeki işimi hallettim ve çıktım. Şimdi asıl gitmem gereken yer geçen hafta yazdığım Çiğköfte hikayemin geçtiği, "devamlı müşterisi" olduğum güzide (!) mekân. Mekâna yaklaşıyorum. Yaklaşık yirmi metre öteden farkettiğim mekânın adamlarından birinin caddeye doğru "biyruuuğun, biyruğun efendimm" diye reklam yaptığını görüyorum. İlk düşündüğüm şey mekânın boş olduğu oluyor. Çünkü reklâma ihtiyacı olmayan bir yer olduğunu düşünüyorum. Kapısı olmayan bu ilginç yerin basamaklarından ikinci katına çıkmadan önce dönerleri ve bilimum yiyecekleri hazırlayan, toplumun huzur ve refahında yüksek mertebe katkısı bulunan ustalara minnetimi sunmak istiyorum. Transformers kimliğim ortaya çıkıyor ve "Selamun aleyküm ustaa, kolay gelsin" diyorum mağrurlu bir ifadeyle. Burdaki "usta" kelimesi bir anda birkaç beyinde çoğul bir anlam kazanıyor. Bunu karşılık aldığım birden çok "usta cümlesi" nden anlıyorum. Yukarı çıkıp cam kenarında bir masaya oturup, "cam kenarı" kavramının sadece toplu taşıma araçlarına hâiz olmadığını tüm dünyaya kanıtlıyorum. Gelen garsondan her zamanki gibi "sade cipsli tavuk döner ve içecek olarak bir kola" istiyorum. Tam o anda aklıma kız arkadaşımın koyduğu kola yasağı geliyor. Kendimi kılıbık hissediyorum. Ama kolayı sipariş ettiğim için de içimde hınzır bir isyankâr genç zafer kazanıyor gibi geliyor bana. Yaklaşık olarak 10 dakika sonra siparişim yanında çiğköfte ikramı olmadan masama geliyor. Çiğköftesizliği anlayışla karşılıyorum. Zira masada tek kişi olduğumda çiğköfte ikram edilmediğini biliyorum. Sebebinin de muhtemelen bir adet köftenin tabakta oluşturacağı kötü görüntü olduğunu düşünüyorum. Dönerimi yemeye başlıyorum. Cam kenarında oturmam, dışarıyı seyretmemi gerektiriyormuş gibi geliyor. Karşımda, tabelasında, "her akşam canlı müzik" yazan bir kafe olduğunu farkediyorum. Seyrimi bozan şey, ısırdığım dönerin çektiğim yöne gelmeyişiyle bozuluyor. Dişlerimi sıkmayı bırakıyorum. Gevşettiğim ağzımda sentetik bir tat kaldığını hissediyorum. Dürüm halindeki dönerime baktığımda gördüğüm manzara, mekânın bir "devamlı müşterisini" kaybetmesine neden oluyor. Dönerimden sarkan elastik, beyaz bir doktor eldiveni parmağı görüyorum. O anda herşeyi anlıyorum. Ağzımdaki öğütülmüş yiyecekleri, son lokmanın verdiği öğürme hissiyle dışarı çıkarıyorum. Dönerimi masaya bırakıyorum. Bir numaralı garsona bakıyorum. İlk göz temasımızda sağ elimi havaya kaldırarak sağ elimin işaret parmağıyla 1 dakika bakar mısınız işareti yapıyorum. Bir dakika bakar mısınız işaretiyle harekete geçen garson masaya geldiğinde, yüzüne bakmadan elimdeki dürümü şeffaf poşetine sokmaya çalışıyorum. Garson ne olduğuna anlam veremiyor. Birkaç saniyelik bekleyiş sonunda, sessizce, eldiven galiba bu diyorum. Mekanda yaklaşık 20 kişi mevcut. Yerine gelmesi muhtemel rezil edici cümlelerin yerine "eldiven galiba bu" gibi basit ve sus payı almış bir ifade kullanmam, garsonun bir an rahatlamasına sebep olsa da, hızlı hareketlerle olayı örtbas etmeye çalışmasına da engel olamıyor. Merdivenden inerken, arkasını dönüp, "sadece cips sizinki değil mi?" diyor. O ana kadar bunu düşünmemiş olmak, ya da meydana gelmesi muhtemel sosyal faciayı önlemiş olup, enayi gibi kalmak beni yeniden "egolu müşteriye" dönüştürüyor. Döner istemiyorum diyorum. Ardından, ben çiğköfte alıyım diyerek, garsonun içini kemiren son saniyelerin içerdiği stresi en aza indirgiyorum. Çiğköftem geliyor. Cam şişede gelen 200 mililitrelik CocaCola marka kolam tükenmek üzere. Artık hiçbirşeyin anlamı kalmıyor benim için. Yapılan mühim hata, hiçbir şekilde telafi edilmiyor. Çiğköfteyi yarım yamalak yeyip bırakıyorum. 1.50 TL lik çiğköfte yeyip, adisyonda yazan siparişin, yani tavuk dönerin parası olan 2 TL ödemek beni yeşil başlı göbel ördeğe çeviriyor. En son lafı koymak istiyorum. Kasadaki "ustaya" rencide etmek maksadıyla: -Yukarı eldiveni de göndermişsiniz usta diyorum pis bir gülümsemeyle. Sağına dönüp, La İsmayiil, o eldivenleri sık sık değiştir, dönerden ısınıp kopuyo, dönerin içine kaçıyo sonra deyip, işinin başına dönüyor... Malatya, Şehzadebaşı Fast Food (Bildiğin dönerciye fast food yazmaları da ayrı bi olay) Çiğköfte2 yorum "Pardon, çiğköfte alabilir miyiz?" diyorum. Bu herzaman gittiğimiz dönercideki, müşterilere kişi sayısı kadar çiğköfte ikramının sipariş edilen ürünle beraber getirilmesi geleneğinin bozulmasına gösterdiğim tepkiyi, 'devamlı müşteri' olmamızın verdiği rahatlıkla arkama bakmadan dile getirebiliyorum. Devamlı müşteri olmak kavramı, ülkemizde, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm müesseselerde yürürlükte olan bir anayasa gibi sağlamdır. Amerikan filmlerindeki 'herzaman aynı yerde yeriz' bokuna denk olan kavramdır 'devamlı müşteri'. En azından tepkime karşılık vermeyecek derecede tecrübeli olan garson, birkaç saniye içinde kendisinden daha kıdemli olmadığını bakışlarından anladığım başka bir garsona 'masa yedinin çiğköftesini getirmemişsiniz' diyerek, aslında bizim müşteri egomuza cevap veriyor. Kıdemsiz garson çiğköfte getirmek için merdivene doğru hamle yaparken, kıdemli garsondan, masaların ikramlarını unutmayın ihtarı alıyor. O anda kıdemsiz garsonun beyninden geçen muhtemel küfürlere maruz kalan ben, arkadaşım ve kıdemli garson, aramızdaki anlaşmayı medeni iki insan gibi, tepkiden bir önceki halimize dönerek karşılıyoruz.Bir dakika içinde, limonunun küçüklüğünden kıllandığım iki tek çiğköftemiz, masamıza, turuncu, porselen bir tabakta geliyor. Arkadaşım henüz ağzını açıp tek kelime bile etmedi. Mekanın 'devamlı müşterisi' olmadığından gelen çiğköftenin bana ait olduğunu sanıyor, ya da en azından ikisinden birinin ona ait olduğundan emin değil. Limonu çiğköftelerin üstüne sıkıp birinden ısırıyorum. Arkadaşımın da çiğköftesini benimsemesini istiyorum. Serçe parmağımla, turuncu, porselen tabağa, arkadaşıma bir ya da iki santim yaklaşacak kadar baskı uyguluyorum. Bir nesneyi kişiye yaklaştırmak, kişinin o nesneden tasarruf etme yetkisini kayıtsız şartsız kabul ettiğimizi gösterir. İşe yarıyor. Sadece yemekle ilgilenen, garsonlarla aramızdaki iletişimi anlamsız tebessümlerle karşılayan arkadaşım çiğköftesine sahip oluyor. O anda, düşman tabyalarına pimi çekilmiş bir el bombası ulaştırmış kadar seviniyorum. Arkadaşım, tüm bu çabamdan bihaber, 'acı değil bu çiğköfte' diyor... Aradan bir dakika geçmeden elindeki büyük servis tepsisinin içinden aldığı lacivert renkli daha büyük bir porselen tabakla beraber, kendisini daha önce gördüğüm ve umumi esprilerine servis anlarında maruz kaldığım üçüncü bir garson üzerimize doğru geliyor. Yere bomba bırakan bir savaş uçağı gibi masamıza lacivert tabağı bırakıp, aynı hızla arka çaprazımda kalan masaya siparişlerini sunuyor. Tabağa baktığımda beş tane çiğköfte, iki tane etine dolgun limon görüyorum. Birkaç saniye içinde beynimde binbir tilki dolaşıyor. Önce, ilk verdiğim tepkinin başka bir garson tarafından duyulup, porsiyon çiğköfte sipariş ettiğimi düşünüp bu isteğimi işleme koyduğunu düşünüyorum. Aşağı yukarı üç liramın, o anda yemek istemediğim 5 çiğköfteye gideceğini düşünüp dehşete düşüyorum. Kafamı 135 derece döndürüp garsona bakış atıyorum. Garson hâlâ aynı masayla ilgilenirken, döner yemeyi bırakıyor ve garsonu bekliyorum. Tam o anda, sol tarafımdan geçerken, 'usta, bunları yanlış getirdin galiba' diyorum. Gözlüklerinin altından küçülen gözbebeklerini görebiliyorum. Usta deyişimdeki yöresel sıcaklık, benden en fazla 5-6 yaş büyük bir adamla aramızdaki hukukun derecesini yükseltiyor. Gülümseyerek 'Yanlış getirmedim' diyor. Kendimi, dönercinin içindeki yirmiye yakın kişi arasındaki ayrıcalıklı kişi hissediyorum. Bir kişiye ikram edilen bir köftenin, bizde üçbuçuk köfteye çıkması, 'devamlı müşteri' olduğumu kanıtlıyor. En samimi olduğumuz üçüncü garson eğilip, kulağıma 'yemeyeceksen geri götürürüz abi' cümlesini fısıldayarak, nüktenin sınırlarını zorluyor. Garsonun müşteriye fısıldayarak birşeyler söylemesi, dönerci içinde illegal bir rüzgar estiriyor. Tuhaf mimiklerle, garsonu selamlıyorum ve hattâ 'sağol' diyorum. Bu sahne sona erdiğinde özgüvenimi okşayan bu olayın etkisini, arkadaşımın gözlerine bakarak ölçmeye çalışıyorum. İlk sözü benim söylememi bekliyor. 'Gördüğün gibi, bir ağırlığımız var diyorum'. 'Tabii olacak o kadar' diyerek beni onaylıyor. Gelen çiğköftelerin birinde, başparmağın yarısından daha büyük bir oyuk görüyorum. Belki yirminci defa çiğköfte yemenin verdiği tecrübe ve güvenle, 'bu iş böyle yapılır' diyorum. Gelen çiğköftelerin ikişer tanesini yedikten sonra kalan bir taneyi yemesi için arkadaşıma 'ye onu' diyorum. 'Ben mi?' diyor. Yok babam klişesine girmek üzereyken kendimi frenliyorum. Evet sen diyorum... Devamlı müşterinin kalbini kazanmayı başaran, getirmeyi unuttuğu ya da ihmal ettiği iki çiğköfteyi artı beş çiğköfteyle telafi etmeye çalışan cefakâr esnafa saygılarımı sunarak hayırlı işler diliyorum ve kasaya gidiyorum. Hesabı öderken, gözüm iki basketbol topu büklüğündeki dev çiğköfteye takılıyor... Matbaacı2 yorum Yağmur yağıyor. Üç kişiyiz. Birkaç saat önce buraya gelen insanlardan biri olduğumu dış dünyaya gösteren şey şekilli kesilip dikilmiş bir metrelik kumaş parçasından başka birşey değil. Tişörtle yağmurlu havada yürürken, binalara yakın yürüme geleneğini bozmayacağımızdan emin olmak istiyorum. Bir an, kısa zaman önceki güneşli hava aklıma düşüyor ve doğanın hızına şaşırıyorum. Arkama baktığımda, beni yadırgama ihtimali olmayan iki insanın omuzlarını kısmış, hızlı hızlı adım atmaya çalıştığını görüyorum. Aramızda, bu havada otobüslerin kalktığı durağa kadar nasıl gideceğimizin mütalaası yapılıyor. Birimiz diğerine: "Bayağı yağıyor" diyor. Bu bayağı yağıyor cümlesi, yağmurun çabuk dinmeyeceği tahminimizin müşterek olduğunu kanıtlıyor. Ben kaderci bir yaklaşımla 'yapıcak bişey yok abi' diyorum. Kısa ve tek başına anlamı olmayan seslerle beni onaylıyorlar. Binalara yakın yürürken küçük bir matbaanın yanından geçtiğimizi farkediyorum ve duraksıyorum. Bunun üzerinde diğer iki kişi beni birkaç adım geçip geri bakıyor. Beni, sanki onlar yokmuş gibi davranmamam konusunda gözleriyle ihtar ediyorlar. İçine tek bir makina sığan ve dükkanın içindeki sese hiç aldırmadan çay içen iki kişinin bulunduğu matbaaya giriyorum.Selam verip, aynı selamı alıyor ve esnafla konuşma moduna geçmek için yalnızca bir saniyemin olduğunu farkediyorum. Kocaman iki göz, üzerinde kapkalın siyah kaşlar olduğu halde bana bakıyor. Bu bakışların 'hadi çabuk söyle ne söyleyeceksen, çay içiyoruz' bakışı olduğunu daha önceki tecrübelerimden biliyorum. 'Sizde mat kuşe kâğıt var mı?' derken, beynimden geçen düşünce, almayacağım kâğıt için esnaf bakışlarıyla ezilmemin anlamsızlığından ibaret. Matbaacının sert tavrı bir anda 'entelektüel ve bir o kadar girişken bir dayıoğluna' dönüşüyor. Bana, kendisinden yasadışı bir madde istemişim gibi 'ne yapacaksın mat kuşe kâğıdı?' diyor. Arkadaşlarıyla konuşurken bu olayı 'sana ne lan' cevabıyla devam ettirdiğini iddia eden ergenin uyduruk hayal dünyasını tahayyül ediyorum. Çıkar gözeten küçük bir devlet edasıyla, matbaacıyı kırmadan 'ben bunlara hat yazısı yazıyorum' diyorum. Uzun açıklamaların yerine kelimeleri karşımdakinin seviyesine indirgemekteki ustalığımdan dolayı kendimle gurur duyuyorum. Normal, parlak kuşe kâğıt olmaz mı sorusunu, ürkek bir sesle 'yok, hayır böyle gözenekli olması lazım' diye cevaplandırıyorum. Matbaacı gözlerini benden kaçırarak 'olması lazım' diyor. Dükkanında yüzlerce çeşit kağıt varmış ve stok durumuyla mal müdürü ilgileniyormuş, sanki daha önceden bir defa rastlamıştım der gibi 'olması lazım' cümlesini kullanıyor. Hat yazan gence yardım etmek isteyen matbaacı, arkasını dönüp bir adım ilerideki demir masanın alt rafına eğiliyor. Artık bu diyaloğu bazı fiillerle süslememiz gerektiğine inandığından olsa gerek, uzunluğu yaklaşık olarak boyumun yarısı kadar olan kâğıtların ucundan tutup, 'bundan mı?' diyor. O an, 'ondan olmaması' için dua ediyorum. Matbaacının yaptığı gibi eğilip kâğıtlara dokunuyorum. İçim rahatlıyor. 'Hayır bundan değil' diyorum. Az öncekinden biraz daha yüksek bir ses tonuyla 'e mat kuşe iştee' diyor. Korkuyorum. Bunlar kaygan diyorum. Böyle gözenekli olacak... Alt gruptaki kâğıtların farklı olduğunu beden diliyle ima ederek, bir de şuna bak hele diyor. Ona da dokunuyorum. İkinci defa bu değil demeye cesaret edemiyorum. Evet bu galiba gibi çaresiz bir karşılık alan matbaacı, bana kâğıt satacağı umudunun güçlendiğini belirten ifadeye bürünüyor. Ardından, olması lazım cümlesiyle etimolojik olmasa da sadece esnaflara haiz bir ilgi taşıyan şu cümle geliyor: "Normalde biz bunları satmıyoruz da, maksat işin görülsün". O anda başımın gerçekten belâda olduğunu anlıyorum. Kendimi kurtarmanın bir yolunu bulmam gerektiğini hissediyorum. Bu kağıtlar çok büyük, bana A4 boyutunda lazım cümlesiyle bir hamle yapıyorum. Matbaacı, fark etmez keseriz diyor. Bir adım geri çıkarak kapıya yaklaşıyorum. Havanın yağmurlu olduğunu, kâğıtların şuan gerekli olmadığını ama genelde gerekli olduğunu şu anda hatırlayamadığım saçma ve kısa cümleyle matbaacıya âdeta fısıldıyorum. Hayırlı işler diyerek, matbaacıyla dostluğumuzu pekiştirmek istiyorum. O anda gözüme matbaacının çırağı ilişiyor. O konuşma boyunca yalnızca önünde bir canavar gibi ses çıkararak çalışan makinasıyla ilgileniyor. Sırtımda soğuk havayı hissettiğimde artık kapıdan çıkmak üzere olduğumu anlıyorum. Hayırlı işler diyorum. Matbaacı duymamış gibi yapıyor. Misafirlerini kapıya kadar geçirip geri dönmek isteyen teyze gibi bana bakıp: 'Kitapçılarda falan boşuna arama, bu kağıttan burda bulamazsın' diyor. Tamam diyorum...Çek Etmek!2 yorumGünümüz Türkiyesi'nde kullanılan bazı ingilizce terimler var, onlara fazla dokunmuyoruz. "Bye Bye" bunlardan biri mesela. "Mouse", "mp3 player" vesaire.. Bunlara birşey diyesim yok artık. Fakat bir fiil duyuyorum ki, Allah'a kalmış akıbeti... Neymiş efendim? "Çek etmek"...
İngilizce'de 'check' kontrol etmek anlamındaki fiildir. Orta seviyede ingilizce bilen biri bunu bilir. Peki ingilizce bilmeyen insan bunu nerden biliyor? Dilimize girmiş en "iğrenç" kelimelerden biri olduğunu düşünüyorum. Olayın bir de şu boyutu var: Bu fiilin Türkçe karşılığı olan "kontrol etmek" fiili de türkçe değil. İngilizce "Control" fiilinden geliyor. Çek ettim diyen insan kadar acınacak bir insan var mıdır ey okurlar? Zaten ingilizce olan bir fiili "Yahu bu az ingilizce, çok ingilizce olsun" diyerek "çek etmek"e dönüştürmek hangi zalimin işidir? Aslında konumuz bu değildi. İçimi dökmüş oldum :) Konumuz şu: Eski bir arkadaşınla karşılaşıyorsun. Hoşbeş sohbetten sonra vakit ayrılık vakti oluyor. Aramam ama, şu görüşmemiz "sap gibi" ortada kalmasın diye düşündükten sonra ilk hamleyi yapıyorsun. "Numaranı versene, ararım, görüşürüz." Herşey olağan. Numarasını veriyor. Sıfırbeşyüzdoksandokuz... ...onbeşkırküç. İşte kilit nokta: "Beni çaldır, ben de seni kaydedeyim" diyor. Arıyorsun. Karşı tarafta numaran gözüküyor. Telefon kulağında. Telefon bir defa çalınca kapatıyorsun. O anda arkadaşın ekrana bakıyor. Tam kaydedecekken ... "54 15 değil mi?" diye soruyor. Yani ne yapıyor? Çek Ediyor! Arabanın lastikleri sağlam mı diye kontrol etmeyen insanoğlu, Ocağın altını kapatıp kapatmadığını kontrol etmeyen insanoğlu, Kapıyı kilitleyip kilitlemediğini kontrol etmeyen insanoğlu, ... Tuvaletin kapısını kontrol etmeden açan insanoğlu; o anda başka birinin arama ihtimali varmış gibi, sanki telefonuna saniyede beşyüz çağrı geliyormuş gibi, numaranın sonunu söyleyip kontrol ediyor! Milyonda bir ihtimali kontrol eden insanoğlu, yüzde elli ihtimalleri de kontrol etse ya.... "Boru mu bu" diyorlar!4 yorumEfendim, dilimize yeni bir deyim girdi çaktırmadan. Diyorlar ki, "boru mu bu?" Üzülsem mi, kabullensem mi bilemedim. Ve sonra dedim ki: Tabii ki üzüleceğim ve kabullenmeyeceğim. Türk Dil Kurumu'na güveniyordum, o da kırdı kalbimi. Neden derseniz, bu deyimi TDK kabullenmiş. Boru diye arama yaptığınızda, ilgili deyim, atasözü ve birleşik fiiller arasında yer alıyor. Ama en azından altına "halk ağzında" yazmış. Buna da şükür. Şimdi, ben tabii ki yeni oluşumlara karşı değilim. Bilakis, yeni oluşumlardan haz duyan biriyim.
Lakin, Türkçemiz'i katletme konusunda uzman olan arkadaşlarla mücadelede en önde flama taşımaktayım. Şaka bir yana, "boru mu bu" deyimine karşıyım. Hatta şuanda bunun bir deyim olduğunu da tam olarak kabul etmiyorum. "Efendim, ne güzel deyim işte, bak bir kelime, bir zamir, bir de soru ekinden oluşuyor ve her biri "u" ile bitiyor, ne güzel, kafiyeli bir de..." diyenler olur. Ama kazın ayağı öyle değil... Önce bir bakalım. Boru nedir? Boru, bir yerden başka bir yere sıvı, gaz vb. aktarmaya yarayan, içi boş, uçları açık, uzun ve dar silindire verilen addır. (Bkz. Soba borusu, su borusu, kalorifer borusu...) "Boru mu bu?" deyimi "azımsanacak, küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil" anlamında kullanılan bir sözdür. Yani apaçık, boru azımsanacak birşeydir, boru küçümsenecek birşeydir, boru önem verilmeyecek birşeydir demek bu! Vah ki ne vah... Adamın biri çıkmış, muhtemelen erkek üreme organını kastederek (Bkz. Afedersiniz) önemli birşey için, "boru mu bu" demiş. Düşünmeden konuşmuş bu zat-ı muhterem. Bir yanılgı içine düşüp kalmış. Neden yanlıştır? Efendim, boru nesnesi, önemsiz, gereksiz bir nesne değildir. Aksine, insan hayatında iki kere önemli bir nesnedir boru. Hatta insan başlı başına borular topluluğudur desek, çok yanlış bir cümle kurmuş sayılmayız. (Bkz. Oha) İlk önce nefes borusu vardır. Nefes borusu olmasa nefes alamama durumu meydana geleceği malumunuzdur. E tabi bu durumda "Adam nefes diyo olum, boru mu bu?" diye düşünenler olacaktır. Bu seviyesiz deyimi son kullanışınız olmasını diliyorum. İkinci öncelikte yemek borusu vardır. Yemek borusu olmazsa yaşam süreniz en fazla 3 gündür. (Bkz. Susuzluk) Ayrıca damarlarımız da, hiç şüphesiz borudur. Damarsız bir yaşam düşünülemez. Hayatımızı sürdürmek için gerekli olan şeydir boru... Boru mükemmeldir. Boru mübarektir. "Boru mu bu" deyimi illa ki kullanılacaksa, hayati değer taşıyan nesneler için kullanılabilir. Örnek: -Eyvah! Kazağıma çay döküldü. -Canın sağolsun, boru mu bu? saygılar canlarım :) İki kişinin bildiği sırdır!6 yorum Efendim, ülkemizi bir Kurtlar Vadisi deryası tuttu, çekti içine. (Bkz.Polat Alemdar) Üniversite günlerimde, perşembe akşamları, kaldığım yurdun kantini ölüm sessizliğine bürünürdü. Akşam saatlerinde içeri girdiğimde yaklaşık 20 kişinin göz kırpmadan bu diziyi seyrettiklerini görürdüm. Hatta bu durum o kadar ileri derecedeydi ki, sınav haftasında "Ya hu bugün izlemezler herhalde" dediğim o günde, izleyici kitlesi daha da genişlemişti. Hayret ediyordum bu duruma. Hepsi, sanki "Devlet Mesleki Eğitim Merkezi'nin açtığı Polat Alemdarlık kursunda" ders alıyorlardı...Mafyaya hayranlık konusunu eleştirmek benim işim değil. Ama efendim, bu diziye çok kızdım ben. Adamlar haybeden bir slogan çıkardılar ve kalıcı oldu. Tavuk b*ku gibi çıkmadı Türkçemiz'den. İşte o slogan: İki kişinin bildiği sır değildir! Peki nedir sayın Polat? Şimdi çizeceğim bütün karizmanı! İlkönce sır kelimesini açıklayalım: "Sır" arapça bir kelime olmakla beraber, "Varlığı veya bazı yönleri açığa vurulmak istenmeyen, gizli kalan, gizli tutulan şey" anlamında kullanılan sözcüktür. Şimdi size sorarım sayın okurlar, iki kişi, bir bilgiyi gizli tutamaz mı? Tutar kardeşim, tutar! On kişi de tutar, yirmi kişi de. Al sana iki kişinin bildiği sır! Bu kadar basit. Yirmibirinci yüzyılda atasözü üretecek değiliz herhalde! Ayrıca üretilemez, temelsiz olur Bir de "sırdaş" kelimesi var mesela. "Birinin sırrını bilecek kadar ona yakın olan kimse" demektir bu. (Bkz. TDK) Sayın Polat, eğer iki kişinin bildiği sır değilse, sırdaş kelimesini ne yapalım? "Bizde fazladan kelime var" deyip, fakir bir ülkeye mi verelim? (Bkz. Bizden fakir var mı ki? ) Böyle bir kelime varsa, sır dediğin en az iki kişi arasındadır. (Bkz.Türk Dil Kurumu'ndan daha mı iyi bileceksin sayın mafya?) Peki ya "sır saklamak" deyimini ne yapalım bre Polat? Onu da geç, "sır vermek" deyimini ne yapalım? "Sırrını açma dostuna, o da söyler dostuna" diye bir atasözümüz var bizim, hatırlayınız. Olay şöyle gelişti: ... Yıl 2007, Kurtlar Vadisi çekiliyor, senaristler, ortaya yeni birşeyler çıkartmak için çalışıp çabalıyordu. Bu dizinin birkaç senaristi vardı. Aralarındaki gizli rekabet iyice kızıştı. Herbiri, kendisinin daha iyi yazdığını düşünüyordu. Fakat bunu somut olarak kanıtlayamıyorlardı. Biri diğerlerinden daha kurnazdı. Ve o kendisinin bile bilmediği bir kahramandı. O akşam evine gittiğinde, ertesi güne çok farklı bir projeyle çıkmak istiyordu. Evine girdi, bir süre istirahat etmesi gerektiğini düşündü. Sevgilisi olmadığından, kendisini çok şanssız hissediyor, paranın verdiği mutluluğa lanet ediyordu. Müzik, bana iyi gelebilir diye düşündü. Klasik müzik içeren bir CD aldı, teybin CD okuyucusuna taktı. Fakat ses gelmiyordu. "Ne zaman şanslıydım ki..." dedi içinden. "Tek başarabildiğim saçma sapan senaryolar yazıp, yeyip, içip, yatmak!" dedi... Başka bir CD denedi, yine ses gelmedi. "Artık sinirlenmeyeceğim" diye söylendi. Anlaşılan o ki, teybin CD alıcısı bozulmuştu. İsyankar bir tavırla, radyo düğmesine dokundu. Radyoda şu şarkı çalıyordu: - Hakkını verelim mi aşkın, namusunu kurtaralım mı, yediden yetmişe nam salıp, dillere slogan olalım mı... Emre Altuğ'la aralarında çok samimi olmasa da bir arkadaşlık vardı. -Güzel şarkı yapmışsın Emre! dedi, bir deli edasıyla. Şarkı diline takılmıştı. Mırıldanıp duruyordu. gözleri boşluğa dalmıştı. Şarkının "dillere slogan olalım mı" bölümünde duraksadı. Senarist beyni ona "İyi dinle" diyordu. -Evet buldum! Yarın bambaşka bir gün olacak! Hepinizden daha üstün olduğumu kanıtlayacağım! İhtiyacım olan şey sadece bir slogan! dedi... Telefona sarıldı, üniversiteden en yakın arkadaşı olan Berkcan'ı aradı. Ona durumu anlatıyordu: - Berkcan, dostum, aklıma bir fikir geldi ama senin fikrine danışmak istiyorum. Sence bir slogan işi halleder mi? En iyi ben olabilir miyim? dedi. Berkcan soğuk bir sesle: "Bak, evet güzel bir fikir. Ama herzaman yaptığın gibi bu fikrini etrafındakilere söyleme. Ne demişler? Sırrını açma dostuna, o da söyler dostuna..." cevabını verdi. Bu kadar tesadüf bir arada olamazdı. Teşekkür ederek telefonu kapadı. Mafya ilişkilerine dayalı dizi filmde "sır" konulu bir atasözü hayli iş görürdü. Ama koskoca Polat Alemdar karakteri, dedeler gibi atasözü okuyacak değildi... Bu sorunu hemen halletmeliyim dedi ve her kahramanın yaptığı gibi eline bir kağıt, bir de kalem aldı. Kağıda şöyle yazdı: Sırrını açma dostuna, o da söyler dostuna. Sır az insanda kalmalı. İki kişi sır bilsin yeter. . . . İki kişinin bildiği sır değildir. Son bulduğu slogan, kulağa hayli hoş geliyordu. Polat karakterinin ağzında çok sertleşecek bir cümle bulmuştu. Bir an aklından Emre'nin şarkısı ve arkadaşının cümle içinde kullandığı atasözü geçti... Bunların bir tesadüf olmadığına inanıyordu. Ertesi gün işine gittiğinde, bu mükemmel sloganı yönetmene sundu. Dizi setinde bir parti havası yaşanıyordu. Kahraman senaristimiz bir anda setin gözbebeği olmuştu. Tabii diğer senaristler, ellerinde olsa onu bir kaşık suda boğabilirlerdi. Slogan senaryoya eklendi, Polat tarafından söylendi. Kısa sürede tüm ülke aynı espriyi yapar olmuştu: İki kişinin bildiği sır değildir... - - - - - - - - - - - - - - - - - Şimdi sayın okurlar; Bu tarihi yanılgıyı düzeltmek isterim. Sırf maddiyat uğruna, insanımızın diline temelsiz, saçma bir slogan eklenmiştir. En üstte de açıkladığımız gibi, iki kişinin bildiği sır değildir sloganı GEÇERSİZDİR. Öyle ki, iki kişi şöyle dursun, bu sayı dünya nüfusundan bir eksik oldukça, o kadar kişinin bildiği de sır olarak kalabilir. Yeter ki son kişi bunu bilmesin. Birdaha böyle sloganlar üretilmeye! Toplum yanlış yönlendirilmeye! İki kişinin bildiği sırdır! Kelimeler benim! Kısa Not: İlham konusu olan slogandan laf arasında telefonda bahsedip bu denemeyi yazmama vesile olan ve "sırdaş" örneği kendisine ait olan kankam Yılmaz Çakar'a teşekkürler... Asıl, işçi iş adamıdır!5 yorum Başlangıcı bilinmese de, insanoğlu, uzun bir zaman diliminde "Patron" kelimesini (Bkz.Fransızca), bir işyerinde, bir müessesede en yetkili kişinin sıfatı olarak kullanmıştı. Gel zaman, git zaman, müesseseler gelişti, köyden kente göç eden Ahmet parayı buldu, fabrikatör oldu. (Bkz. Terminatör) O artık patron Ahmet idi. Küçük esnaf yıllar yılı yerinde sayarken, büyük sanayi ve fabrikalar, "parayı bulanlar" tarafından çoktan sahiplenilmişti. Köydeki bakkalın sıfatı, çırağına göre, tabii olarak "patron" idi. O patronun yaşadığı köyün yüzölçümüne eşdeğer araziye sahip olan fabrikanın sahibine de patron deniliyordu. Patronluk artık göreceli bir kavram haline gelmişti. Neredeyse 2 kişiden 1'i patrondu. Çok büyük anapara sahibi patronlar aralarında gizlice bir toplantı düzenlediler. Bu toplantı patron Ahmet Bey'in ofisinin toplantı salonunda gerçekleşmişti. Toplantının başkanı Ahmet Bey'di. Elinin altındaki diyafonun düğmesine basıp sekreterine:- İçeri kimseyi alma, bu çok önemli bir toplantı, Arayan olursa da burda olmadığımı söyleyin. dedi. Bu klasik bir cümleydi. Sekreter içinden küfretti. "Bu salakların yerinde ben olmalıydım, çoğu ilkokul mezunu, bense iki üniversite bitirdiğim halde hala sekreterlik yapıyorum" diye iç geçirdi. Doğruydu, iki üniversite bitirmişti. Hatta birini yurtdışında okumuştu. İktisat ve Kamu Yönetimi hakkında uzmandı. Sekreterlik yapmasının sebebi, çok iyi para alıyor olmasıydı. yoksa orada bir saniye bile durmaya tahammülü yoktu. Birazdan diyafondan bir ses duyuldu: -Evet beyler, toplantı başlıyor! Sekreter o anda diyafonun açık kaldığını anladığı halde, merakına yenik düştü. Diyafonu kapatmadı. Bu adamların aralarında ne konuştuğunu duymak istiyordu. O, bu andan itibaren bir sekreter değil, bir kahramandı. Ve bunu kendisi bile bilmiyordu. Kahramanımız toplantıyı dinlemeye koyuldu. Toplantının konusu, büyük patronların, artık "patron" kelimesini basit bulması ve hemen bunun yerine yeni bir kelime bulunmasının gerekliliğiydi. Amaçları, kendi sıfatlarına sahip insanların sayısını en aza indirip, egolarını tatmin etmekti. Fakat bunu kimsenin duymasını istemiyorlardı. Öyle ki, ailelerinin bile bu konudan haberi yoktu. Toplantı tam bir saat sürdü. Fakat sadece "insan çalıştırmayı" bilen paralı adamlar, tek bir kelime dahi türetemediler. Kahraman usulca diyafonu kapadı, saatine baktı. İşten çıkışına 10 dakika kalmıştı. Zaman geçmek bilmiyordu. Hemen eve gitmek istiyor, bir yandan da ufak ufak düşüncelere dalıyordu. Patronların yapamadığını yapmak istiyordu. Kendine bile itiraf edemediği amacı bir an aklından geçti: Patron olmak! Saat altıyı bulmuştu. Kahraman evine vardı. Eve girer girmez çalışma odasına geçti, eline her kahramanımızın yaptığı gibi bir kağıt, bir de kalem aldı. Bu onun için kaçırılmaması gereken bir fırsattı. "Artık ben de patron olmayı hakettim" diye düşündü. Kağıda "patron" yazdı. Lisede fransızca eğitim aldığı için kelimeye bakıp gülümsedi. "Demek bu akşam seninleyiz" dedi. Fransızcadan aklında kalan kelimeleri düşündü, her biri dile uygun görünmüyordu. Hem nasıl bir ilgi kurabilirdi ki başka anlama gelen bir kelimeyle patron arasında? Bu olmadı. Başını ellerinin arasına koydu ve düşünmeye devam etti. Saat yedi olmuştu. Kelime bulmanın gerçekten de zor bir iş olduğunu anladı. Londra'da yaşadığı günler aklına gelmişti. O zamanlar ona burs veren bir ingilizin, gazetede manşet olarak çıktığını hatırladı.Hem de bir cinayet suçundan... O manşet gözlerinin önünden geçti: "Businessman killed two workmen!" Manşette "Businessman iki işçiyi öldürdü yazıyordu." Bir an afalladı. "Businessman" 'in Türkçe karşılığı patron olmamalı, "Boss" patrondur dedi. Ozaman businessman neydi? Hemen sözlüğünü karıştırdı. "Business" ve "man" kelimelerinden o anda bir kelime türetti: İşadamı! Ertesi gün işe gitti, patronuna kendisiyle konuşmak istediğini söyledi. Toplantı salonuna girdiler. Ertesi gün ofiste farklı bir sekreter vardı. Kahramanımız ise amacına ulaşmıştı. O artık büyük bir fabrikada müdürdü. İşadamı kelimesinin ülkeye yayılması, doğaldır ki zor olmadı. Birkaç yıl sonra, kahraman da kendisine ait bir şirket kurmuş ve o da artık bir işadamı olmuştu... Hikaye böyleydi veya değildi... Şimdi canım okurlar, bu tarihi yanılgıyı düzeltmek isterim! İşadamı kelimesinden çıkan anlam çıplak haliyle (Bkz. Lastik) şudur: İş yapan adam. Fakat işadamları, birşey üretmezler ya da topluma hizmet etmezler. Onlar yöneticidirler. İş yapan adam işçidir! Kati sonuç budur ve yalanlanamaz sayın okurlar! Üniversite okumakla adam olunmadığının apaçık bir göstergesidir bu kelime! İngilizin dilinden aldığı Business kelimesine salt biçimde "iş" demiştir bu adam. Kaldı ki, business tam anlamıyla iş demek değildir. Zaten öyle olsaydı, work, job, duty kelimelerini ne yapaydılar ingiliz evlatları? Ha, diyeceksiniz ki ingilize niye kızıyorsun? Ben ingilize kızmıyorum ki kardeşim. Bizim Türk kardeşimize kızıyorum. Çünkü Businessman, bizim işadamı dediğimiz mesleği tam anlamıyla ifade eden bir cümledir. Fakat Türkçe'ye çevrilişindeki tek adam gibi kelime "adam"dır... Bu dilde bir de işçi diye bir kelime var. Ya hu, eğer işadamı değil de işçi denseydi patronlara, hiç konusunu açmazdım. Neden derseniz, işadamı iş verir. Süt satan adam süt verir. Bu durumda gerçek işçi işadamlarıdır! Ve gerçek işadamları da işçilerdir! Elin dilini anlamadan kullanmak hatasına düşmekle meydana gelmiş bu yanlış, bana şu vecizeyi hatırlattı sayın okurlar : Biliyorsan konus ders alsınlar, bilmiyorsan sus adam sansınlar! Görşürüz canlarım :) Hıyar hıyardır, salatalık değil!2 yorum![]() Güzel Türkçemiz'de, yapılan bir eylemin, insana, vatana, millete ve bilimum sosyal kurumlara faydalı olması durumunda, o eyleme "iş" denilmektedir. (Bkz. İşim gücüm var.) İşe örnek verelim: Örneğin, kitap yazmak bir iştir. Neden? Çünkü topluma ve insanlığa faydalı bir eylemdir. Lakin, bir eylemin sadece eylemi gerçekleştiren kişiye faydalı olması durumunda o eylem iş sayılamaz. (Bkz. Gezmek, yüzmek, bisiklete binmek...) Bazı istisnai durumlar haricinde, sadece iki kişiye faydalı olan eylem de iş değildir. (Bkz. Öpüşmek)... Velhasılıkelam, çok iddialı bir genellemeyle "iş" , insana para, insanlığa hizmet kazandıran eylemin genel adıdır. Bunun yanında insan para kazanmamış olsa bile, harcayacağı bir parayı kurtarmış olması durumunda da bir iş yapmış sayılır. (Bkz. Radyoyu Tamir Etmek) Efendim, gelelim mevzuya. Biliyorsunuz ki kelimeler benim. Ve benim kelimelerimden iki tanesi daha hatalı çıktı. (Daha doğrusu biri hatalı, diğeri olması gereken yerde değil.) Bu kelimeler iş adamı ve işçi... İşçi kelimesi, emektar ve saygıdeğer bir kelimedir. Fakat İşadamı kelimesi, yalakalık ürünü, cehalet sembolü, yapay, limon aromalı, ekşimtrak bir kelimedir. Bu kelime 70'lerin sonunda ortaya çıkmış, çıkmazolası bir belirtisiz isim tamlamasıdır. Ayrıca iddia ediyorum ki bu kelime Türkçe değildir.Bu kelime nasıl ortaya çıktı bir bakalım... Daha önce kimsenin üstünde durmadığı bir konudur, salatalık konusu... Bu vurdumduymazlık, toplumda büyük yanlışlara yol açmıştır. Şimdi efendim, güzel Türkçemiz'e neden böyle yapıyor bu insanoğlu? 40 Yıllık "Hıyar" (400 Yıl olduğu rivayet edilir) (Farsça bir kelimedir) nasıl salatalık oldu? Özetle şöyle ki: İnsanımız bir kibarlaşma sürecine girdi ve hıyar'a salatalık dendi. Daha da geri gidelim. Hıyar'a Hıyar denildiği günlere... Hıyar Hıyarken (Bakın benim de ağzımı bozdunuz) insanlardan biri arkadaşını hıyar'a benzetmiştir. Bu insan ya çok akıllı bir insandır, ya da aptaldır. -Neden akıllıdır? Çünkü insan vücudunun %60 - 65 i sudur. Hıyar sebzesinin de % 96 sı sudur. Buradan çıkarmamız gereken sonuç şudur ki her ikisinin de büyük kısmı sadece sudur. (Örneğin patlıcanda böyle bir benzerlik sözkonusu değildir.) Arkadaşına bu yüzden hıyar demiştir... - Neden aptaldır? Çünkü bilmeden konuşmuştur. Gözle görülen özelliklerden bile yola çıkamamıştır. Yeşille, ten rengini bağdaştıracak bir bakış açısına sahiptir. Ayrıca şekilleri ayırt edememektedir. Neyse, konudan hayli uzaklaştık. (Bkz. Oha!) Bu olaydan sonra, insanların birbirine "hıyar" dediği çağ başladı. Bu çağ 80'lerin sonuna kadar sürdü. (Bkz. 80's) Artık hıyar bir alay sözü, bir hakaret, hatta bir küfür olmuştu. Elit kesim hıyar yiyemez olmuştu. Hıyar, zengin sofralarından elini eteğini çekip, fukaranın tuzlayıp tuzlayıp yediği (Bkz. Tuzlayarak) (Bkz. Türkçe Lastik Gibi) bir nimet haline gelmişti. Zenginlerin hıyar yeyemeyişi hıyar fiyatlarını hızla arttırdı. Çünkü zenginler "hıyar" diyemiyordu. Biri buna çok geç olmadan çözüm getirmeliydi... O isimsiz kahraman büyük ihtimalle elit kesimdendi. (Bkz. Fcuk Elitlik) Hıyarsızlık canına tak etmişti. Laboratuvarında oturmuş yapay bir hıyar üretiyordu. İki gün süren çalışma sonucunda tam 2.5 metrelik dev bir hıyar üretmeyi başardı. Hemen en yakın arkadaşını aradı. Hıyar deyemiyordu. - Ürettim! diye haykırdı. Arkadaşı bu çalışmadan haberdardı. Alaycı bir ifadeyle, "Ne ürettin olum? Onun zaten %95'i su lan!" diye cevap verdi. Bir arkadaşlık o anda son nefesini vermişti... İkisi de aynı anda birbiri hakkında "Hıyar çocuğu!" diye düşündü. Kahraman, telefonu arkadaşının yüzüne kapattığı gibi hıyarına koştu. 2.5 metrelik dev hıyarı yerden zorla kaldırdı. 60 Metrekarelik banyoya götürdü. El değmeden ürettiği hıyarı, jakuzide (Bkz. Jakuziniz batsın) 35 derecelik ılık suda yıkadı. O anda içindeki o köy çocuğu dışarı çıkmıştı. ( Bkz." Köylü Milletin Efendisidir." ) Hıyarını tuttuğu gibi (Bkz. Türkçe ve Lastik) masaya koydu. Artık bir çoban salatası yapabilirdi. Domatesleri, biberleri, marulları, taze soğanları doğradı. Ayçiçek yağını ve tuzu hazır etti. Cillop gibi 8 adet limon yanıbaşındaydı. Bir an Limonları da kaybetmekten korksa da içindeki sesi bastıramadı.. -Limon çocuğu.. Hıyar Çocuğu... Büyük bir sevinçle hıyarından büyük bir dilim kesti, doğradı. -Hıyaaaaar! diye haykırdı. Tutamamıştı kendini. Ve çoban salatasını hazırlamıştı. Hıyarı okadar özlemişti ki, salatasını ekmeksiz götürüyordu. (Bkz. Deyimimtrak) Hala içinde bir burukluk vardı. Hıyara geçici değil, kalıcı bir çözüm bulmalıyım diye hayıflanıyordu. "Bu işi kağıt üzerinde halletmeliyim" dedi. Bir Tükenmez kalem aldı, kağıda hıyar yazmaya çalıştı. Sadece kalemin izi kalmıştı. Tükenmez kalem tükenmişti. ( Bkz. Paradoksun kralı) Hemen yeni bir kalem aldı ve yazmaya başladı: SALATALIK SEBZELER - Domates - Biber - Taze Soğan - Marul - Maydonoz... Hıyar yazmaya eli varmadı. "Artık hıyar yok" diye söylendi kendi kendine... Hıyarı bu listenin bir yerinde bulmalıydı. Madem hıyar kötü bir kelimeydi, o halde iyi kelime buralarda biryerlerde olmalıydı. Sebzeler kendi adına sahipti. Listeyi sesli okumaya başladı: -Salatalık sebzeler! dedi, durdu. -Salatalık.. dedi daha kısık bir sesle. O da neydi! Bu isim sanki yıllardır duyduğu bir isimdi. Daha önce bu kelimeyi cümle içinde tek başına hiç kullanmamasına rağmen öyle aşinaydı ki bu kelimeye... Gözleri dolmaya başladı. Bu ismi doğrulamalıydı. "O sebze bir salata sebzesidir" dedi. Bu doğruydu. "Yani o bir salatalıktır!" dedi ardından. Kahraman, amacına ulaşmıştı. Salatalık kelimesi kısa sürede tüm ülkeye yayıldı. Salatalık üretimi ve tüketimi eski haline dönmüştü... . . . Hikaye böyleydi veya değildi... Şimdi sayın okurlar, değerli bakarlar; (Bkz. Bakan Kişi) Bu tarihi yanılgıyı düzeltmek isterim. Kimse hıyara salatalık diyemez. Şayet derse, domatese, biber'e ve bilimum salata sebzelerine de salatalık demek zorundadır. Salatalık demek, hıyara hakaret etmek demektir. Salata kökünden oluşmuş bu gariban, gudubet kelime, aslında isim değil, bir sıfat, bir özelliktir. Söyle ispat edeyim: Domates Salatalıktır. (Doğru) Hıyar Salatalıktır. (Doğru) Salatalık Salatalıktır. (Saçma) Bu durumda, evet, hıyar salatalıktır. Fakat Salatalık hıyar değildir. Olamaz. Olmamalıdır. Gereksiz Bilgi: Pazarlarda "salataya badem" adı altında pazarlanan hıyar, "salatalık" diye satılan hıyardan daha makbuldür. Çünkü burada bir isim iddiası yoktur. Hıyarın işlevinden söz edilmiş ve güzel bir teşbihle badem'e benzetilmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
HakkımdaBlog ArşiviEtiketler
|










