EN ES FR DE TR

Doğa İçin Çal - 5
Bitlis'te Beş Minare

.


Reebok İle Renkli Bir Yaz

En köklü spor giyim markalarından olan Reebok, 2014 yaz sezonu için oldukça renkli bir koleksiyonla karşımıza çıkıyor. Yazın en canlı renklerinden ilham alınan koleksiyonda hem günlük kullanımda hem de spor yaparken tercih edilebilecek geniş bir ürün yelpazesi sunuluyor. Reebok son yıllarda kadınlar için hazırladığı koleksiyonları için ünlü model Miranda Kerr ile bir işbirliği içerisinde. Miranda Kerr hem tasarım hem de tanıtım sürecinde markanın en yeni ürünleri için çalışıyor. Miranda Kerr’in bu sezon akıllarımıza soktuğu ayakkabı ise Reebok Skyscape. Günlük kullanıma uygun olan Reebok Skyscape pembe, buz mavisi, mor, sarı gibi göz alıcı renk alternatifleriyle satışa sunuldu. Ayakkabının en önemli özelliği çok hafif olması hatta o kadar hafif ki ayağınızdan çıkartmayı bile unutma ihtimaliniz var. Günlük yaşamın koşuşturmacası içerisinde rahat ve hafif bir ayakkabı hayat kurtarıcı rol oynayabilir. Kısacası bir ayakkabının görünümü kadar rahatlığı da sizin için önemliyse Reebok Scyscape bu yazın en güzel ve en yeni seçenekleri arasında.

Markanın en çok aranan ürünlerinden olan Reebok Easytone ayakkabılar yeni sezonda modern tasarımlarıyla dikkat çekiyor. Yürüyüş ve koşu sırasında bacak ve kalça kaslarının daha çok çalışmasını sağlayan özel bir tasarıma sahip olan Reebok Easytone, özellikle bayanlar arasında bağımlılık yaratmış durumda. Yürüyüş ve koşu sonrası daha etkili sonuçlar almak için Reebok’ın çok aranan bu özel ayakkabısıyla mutlaka tanışmalısınız.

Reebok bu sene yepyeni bir koşu koleksiyonu tanıttı: Reebok ZQuick. Daha hızlı bir koşu performansı için tasarlanan ZQuick koşu ayakkabıları Z sınıfı hız lastiklerinden ilham alınarak tasarlanan özel bir tabana sahip. Yüksek hızda daha iyi yol tutuş ve maksimum kontrol sağlayan Reebok ZQuick koşu ayakkabılarıyla bu yaz sizi kimse tutamayacak.

Kendinizi doğaya bırakmak için en güzel mevsimdeyiz. Bu güzel havaları değerlendirirken rahat edeceğiniz dayanıklı bir ayakkabı için Reebok outdoor serisine göz gezdirmeden karar vermeyin. Rakiplerine nazaran daha uygun bir fiyat politikası izleyerek çok kullanışlı bir koleksiyon sunan markanın ürünleri Barcin online spor mağazasındaki yerini aldı. Ürün kalitesiyle yıllardır tercih edilen Reebok’ın çok renkli 2014 yaz koleksiyonunu 6 taksit ve kapıda ödeme avantajının yanı sıra değişim ve iade garantisi sunan barcin.com adresinden satın aldığınızda 15 gün içerisinde iade edebiliyor veya değiştirebiliyorsunuz. Reebok indirim avantajlarından yararlanmak içinse Barcin Outlet imdadınıza yetişerek eski sezon ürünlerde en uygun fiyatlara alışveriş yapmanıza yardımcı oluyor.


Yedi tepeli şehirden uzaklarda üç yıl

Van'dan herkese selamlar. Yeni bir şehir, yeni bir başlangıç. Bundan yaklaşık 20 gün önce (sanıyorum 27 Haziran Cuma günüydü) İstanbul'dan Van'a geldim. İtiraf etmeliyim ki gelmeden önce sosyal olarak çok daha soğuk bir ortamla karşılaşacağımı tahmin ediyordum. Van Gölü'nün kıyısındaki havaalanına inmeden hemen önce gölün üzerinde uçarak o eşsiz manzarayı izleme fırsatı buldum.

İnsanlar burada göle deniz diyor. İlk duyduğumda kulağa saçma gelen bu eyleme kısa süre sonra hak verdim. Ufuk çizgisinde bitmeyen, kumsalları olan, etrafına şehirler kurulmuş masmavi bir göl. Bu gölde sadece inci kefali adı verilen bir balık yaşıyormuş. Tuzun içinde pişiriliyormuş. (Ya da onun gibi bir şey, ama işin içinde tuz var o kesin.) Arkadaşlarım tadının pek de güzel olmadığını söylediler. Hiç sorgulamadan inandım zira deniz ürünleriyle arası pek iyi olan biri değilim. Bu arada Van'da ekmek ve köfteyi maalesef iyi yapamıyorlar, söylemeden geçemeyeceğim.

Buraya iş için geldim. Güzel, göl manzaralı bir ev tuttum. Burada kiralar çok yüksek değil hatta İstanbul'da verdiğim kiranın tam olarak yarısı kira vereceğim. Tabii bunu şehir merkezi için söylemiyorum. Burası merkeze çok yakın bir ilçe: Edremit.

Van "Denizi" manzaramız.
Burası İstanbul'a karayoluyla gitmek için çok uzak bir yer. 24 saatten fazla yolculuk edip onuncu kattan atılmış bir çuval gibi hissetmek istemiyorsanız biletinizi bir - bir buçuk ay önceden alıp uçak yolculuğu yapmanızı öneririm. İstanbul'a ucuz uçak bileti arıyorsanız size iki önerim var. Birincisi Atatürk Havalimanı'na değil, Sabiha Gökçen Havaalanı'na uçmanız gerek. Bilet fiyatları iki havaalanı arasında minimum 100 TL fark ediyor. İkinci önerim ise THY gibi büyük firmalar yerine nispeten daha küçük (Pegasus vb gibi) firmaları tercih etmeniz. Türk Havayolları'nın kalitesi tartışılmaz fakat bilet fiyatlarının diğerlerine nazaran yüksek olduğu da su götürmez bir gerçek. Ayrıca venividibilet.com gibi uçak bileti satışı yapan siteler üzerinden de firmalar arasında kıyaslama yapabilir, en ucuz bileti bulabilirsiniz.

Burada yaklaşık 3 yıl kalıp İstanbul'a geri dönmeyi düşünüyorum. Geçen süre içerisinde ilk arabamı da burada almış olabilirim çünkü burada toplu taşıma çok yaygın olmadığı için mutlaka özel bir araca ihtiyaç duyuyorsunuz. Çok yakın arkadaşlarımdan "panpam" Emrah'ın da bu şehirde olması benim için harika oldu. Bakalım Allah ömür verirse bu üç yıl içinde burada neler yaşayacağız...


İçerik Önemlidir, Peki Ya Tasarım?

Bir blog yazarı olarak bu işle birkaç yıldır ilgileniyor olduğum için, yeni bir blog açacak olan arkadaşlar zaman zaman bana ulaşıp, -sağ olsunlar- fikirlerime değer verdiklerini söylüyor ve diğerlerinden farklı bir blog sahibi olmak için nelere dikkat etmeleri gerektiği konusunda kendilerine tavsiyeler vermemi istiyorlar. Genelde ilk soru şu oluyor: "Tasarıma mı önem vermeliyim yoksa içeriğe mi?" Bu soruyu şuna benzetiyorum: "Su içmeden mi yaşamalıyım, yoksa nefes almadan mı?"

Blog kelimesinin benim algımda oluşturduğu ilk unsur içeriktir. Bir blog, konusu dahilinde -veya dışında- içerik üretmek için vardır. Bugüne kadar mükemmel tasarıma sahip olup, içerik üretmekten yoksun birçok blog gördüm ve bu blogların ömrünün çok da uzun olmadığına şahit oldum. Blog her şeyden önce "üretkenlik" ister. Zamanınızı onun için harcayıp, deneyimlerinizi ona aktarmanızı ister. Eğer bu özveriyi göstermezseniz, bir mucize beklemenin çok da bir anlamı yoktur.

Tasarım, insanların önyargılarıyla savaştığınız arenanın adıdır. Yüksek ihtimalle blogunuza ilk defa giren biri -siz isterseniz bir Dostoyevski olun- yazdıklarınızdan önce sitenizin tasarımına odaklanacaktır. Tasarım konusunda risk almak yalnızca profesyonel ve tanınmış bir blog yazarı iseniz işe yarayabilir. Eğer bu işe yeni başlıyorsanız ya da blogunuz gelişme aşamasındaysa, ziyaretçilerinize göze hitap eden bir tasarım sunmak zorundasınız.

Tasarımda göze çarpan unsurlardan ilki profesyonelce hazırlanmış bir logodur. Sitenize ait bir logo varsa bu işe bir-sıfır önde başlamışsınız demektir. Font seçiminiz, göz yormayan arkaplan seçimi hatta içerikte yer alan fontun boyutu birer handikaptır.

Tüm bunlarla birlikte, aslında iyi bir blog yazarı olmak için iyi bir tasarım bilgisine ihtiyaç yoktur. Bu işi profesyonel olarak yapan insanlardan yardım alarak sitenizi oluşturmanız ve sonuçta göz alıcı bir tasarıma sahip olan blogunuzda yazımın başında belirtmiş olduğum "içeriği" üretmeniz iyi bir blog yazarı olmak için yeterlidir.


Pazar akşamı bunalımı

Cuma akşamı sevincinden bir derece daha ağır geçer. Cuma akşamı sevinci dediysem, sizin için dedim. ben cumartesileri de çalışıyorum. Birçoğunuz hatırlar. Çocukken pazar akşamları banyo yapma zorunluluğumuz vardı. Banyodan çıkınca duyduğum, annem okul kıyafetlerimi ütülerken çıkan buharla karışık o ütü kokusu hala burnumdadır. Bir süre sonra erken yatman gerektiği söylenir, yarın okul vardır çünkü. biz pazartesileri belki de bu yüzden sevmeyiz.

Kendinize hiç dışarıdan baktınız mı? Ben baktım. 26 yıllık hayatının son 4 yılını çalışarak, ondan önceki 15 yılını da okuyarak geçirmiş, kalan - ne kadar kaldığı belli olmayan- hayatı boyunca da bir ev sahibi olmak dışında kayda değer bir amacı olmayan sıradan bir insanım. Dünya üzerindeki değerim yaklaşık olarak bir bölü yedi milyar.

İşte bu yüzdendir bizim pazar akşamı bunalımlarımız.
Bir günlük izin için 6 gün, yirmi günlük tatil için 11 ay, on - on beş senelik emeklilik için 35 sene çalışan bir insan, herhangi bir pazar akşamında neden mutlu olsun ki?

Düşündüm.
Mutlu olmak için bir sebep var.

Hafta pazartesi günü başlar, pazar günü biter ve bu bitişi yeni bir haftanın başlangıcı takip eder.
Hayatımızı tek bir hafta olarak düşünürsek, öyle bir pazar akşamı hazırlamalıyız ki kendimize, tıpkı bir cuma akşamı gibi endişesiz ve mutluluk verici olmalı.

Fakat...
Ya bugün günlerden pazarsa?


Elektronik Bir Ürün Aldıktan Sonra Pişman Olmamak İçin İpuçları

Elektronik bir ürün alacağım zaman son derece ince eler, sık dokurum. Reklamlarda okunan metinlerin, e-ticaret sitelerinde yapılan abartılı ürün tanıtımlarının gerçeği yansıtmadığını adım gibi biliyorum. Bu yüzden, temel fizyolojik ihtiyaçlarım dışında para harcadığım neredeyse tek kalem olan elektronik eşya türünden bir ürün satın alacağım zaman kendime has yöntemlerimi uygular ve çoğunlukla olumlu sonuç alırım. Bu yöntemleri sizinle de paylaşarak dünyayı kurtarmaya aşağıda devam ediyorum.


  • Öncelikle alacağınız ürünün, üretimi durdurulmuş bir ürün olmamasına dikkat etmeniz gerekiyor. Çünkü bu tür ürünler demode olmuş olabilir, birden çok yerde satılmaz ve size fiyat karşılaştırması yapma şansı vermez.

  • Alacağınız ürün daha önce kullanma deneyiminiz olan bir ürünse, sadece internet üzerinden kıyaslama yapmanız yeterli olabilir. Örneğin, arkadaşınızın htc one + marka cep telefonunu biraz kurcalayıp beğendiyseniz, internet üzerinden fiyat kıyaslaması yaparak aynı marka ve modelde bir telefon satın alabilirsiniz. Fakat bir ev sinema sistemi alacağınızı ve daha önce herhangi bir yerde ev sineması deneyimi yaşamadığınızı düşünürsek, bizzat bir teknoloji mağazasına gidip ürünleri deneyerek kıyaslamanız doğru olacaktır.

  • Alacağınız ürün ikinci maddede bahsedildiği gibi bizzat deneyerek almanız gereken bir ürünse, mağazaları dolaşırken, yanınızda mobil internet bağlantısı olan bir akıllı telefon ya da tablet bulundurmanız, beğendiğiniz ve aklınıza yatan ürünlerin fiyat kıyaslamasını o anda internet üzerinden yaparak, kararınızı olabildiğince netleştirmenizde size yardımcı olacaktır.

  • İhtiyaçlarınızı iyi belirlemelisiniz. İhtiyacınız olmayan ve neredeyse hiçbir zaman kullanmayacağınız bir teknolojiyi barındırıyor diye alacağınız ürünün bir üst modeline iki katı para vermek -çok fazla paranız yoksa- makul bir hareket değildir. Kendimden örnek vereyim: Evimdeki Smart TV'nin dahili kamerası mevcut fakat benim açımdan hiçbir işlevi yok. Buna rağmen, kamerası olmayan modele göre birkaç yüz lira pahalı.

  • Şark kurnazlığı yapayım derken mağdur olmayın. Piyasa fiyatı 1500 lira olan bir cep telefonu, harika bir kampanya ile sadece 299 liraya satılıyor olamaz. Görüntüsü aynı, özellikleri aynı nasıl olmaz, adamlar kampanya yapmış diyeceksiniz. Yok, o işler öyle olmuyor işte. Çin malı replika (replika: çakma kelimesinin kibar versiyonu) ürün satın almış olursunuz ve üzülürsünüz.

  • Ürün karşılaştırma sitelerini kullanın. Bu tür siteler size daha hızlı karşılaştırma yapma imkanı verir. Bunlardan ilk aklıma gelen, son zamanlarda tasarımı ve çalışma sistemiyle dikkatimi çeken iyi.net oldu.

  • Satıcıya değil, müşteriye güvenin. Herkes malını över, şirketlerin yegane amacı kâr elde etmektir. Bu amaç uğruna tüm şirketler, belirli kelime oyunlarını mübah sayar. Bir ürün hakkındaki en doğru ve kesin bilgiyi, o ürünü kullanan insanlardan alırsınız. Bu bağlamda güncelliği ve objektifliği en yüksek olan bilgiyi ekşi sözlük gibi sözlük sitelerinden alabilirsiniz. Çünkü bu tür sitelerde yapılan yorumlar bizzat ürünleri kullanmış kişiler tarafından yazılır.

Tüm bunlara rağmen aldığınız üründen memnun kalmadıysanız, çok geç olmadan Tüketici Haklarınız öğrenin ve bir ürünü hangi şartlarda iade edebileceğinizi Google'a sorun.


Bankalar ve Operatörlerin E-Fatura Samimiyetsizliği

Birkaç gündür cep telefonu operatörüm tarafından e-faturaya geçmem konusunda sürekli rahatsız ediliyorum. Bundan önce de bankalar ve yine o malum operatör tarafından e-fatura kullanmam konusunda mesajlar almış ve aranmıştım fakat bu defa başım büyük belada. Adamlar arıyor, telefonu açıyorsun "lütfen bekleyiniz" deyip fon müziği çalıyorlar. Sonra sanki ben aramışım gibi hatunun biri çıkıp "size nasıl yardımcı olabilirim" diyor. Siz beni aradınız deyince jeton düşüyor ve başlıyor e-faturanın ne kadar yararlı bir şey olduğunu anlatmaya ve beni ikna ettiğini düşündüğü anda son bombasını da patlatıyor: "E-faturaya geçerseniz her yöne 100 dakika hediyemiz olacak!"

Herkes e-fatura uygulamasının ne olduğunu az çok biliyordur, bilmeyenler için tek cümleyle özetlemek gerekirse, normalde posta yoluyla gönderilen kağıt faturanın, abone ya da müşterilere elektronik ortamda (e-posta ile) ve genellikle PDF formatında gönderilmesidir.

Yedi gün yirmi dört saat e-posta kullanan bir insan olarak, elektronik fatura aslında hem işlerimi kolaylaştırır, hem de faturalarıma istediğim anda ulaşmamı sağlar. Fakat ben ısrarla e-fatura kullanmayı reddedip, özellikle kağıt fatura talep ediyorum. Sebebine geleceğim. 2014 yılındayız ve bana sorarsanız bu çağda bırakın faturayı, gazetelerin bile kağıda basılması ağaç katliamından başka bir şey değil. Çalıştığım yerde günde yüzlerce yaprak a4 kağıdı israf ediliyor. Çoğu zaman tek bir tuşla tüm iş arkadaşlarıma gönderebileceğim 15 sayfalık bir belgeyi -kimsenin okumayacağından emin olduğum halde- yapmak zorunda olduğum için, fotokopi makinesinde 20 defa çoğaltıp dağıtıyorum. Çünkü insanlar hala e-posta diye bir şeyin varlığını kabul edememiş gibi görünüyor. Burası, e-posta gönderdikten sonra, gönderdiğiniz kişiyi arayıp "size bir e-posta gönderdim okur musunuz?" denilen yer.

Bu yazıyı yazmamın sebebi de aslında bu şekilde düşünüyor olmama rağmen, neden kağıt fatura talep ettiğimi size anlatmak ve bu konu ile ilgili düşüncelerinizi öğrenmek. Aşağıdaki fotoğraftan da anlaşılacağı üzere, hiçbirini açmıyor dahi olmama rağmen ısrarla kağıt fatura talep etmemin sebebi, bu koca koca, milyon dolarlık şirketlerin, "çevreyi koruyalım, ağaçlar kesilmesin, kağıt fatura istemeyip bu katliamı durdur :(" ajitasyonu yapması ve dolaylı yoldan biz müşterileri salak yerine koyması.

Geri dönüşüme katılmayı bekleyen açılmamış "kağıt" faturalarım.

Doğa sevgisi mi, para sevgisi mi?
Elektronik fatura almanız karşılığında bu şirketler size müthiş ve paha biçilemez armağanlar sunar. 100 dakika hediye, 30 sms verelim, kredi kartınıza 5 TL puan yükleyelim gibi bir defaya mahsus vaatler ile doğayı birer süper kahraman gibi korurlar. Peki bu şirketlere işi gücü bıraktırıp, onları doğayı korumaya iten güç nedir? Ben söyleyeyim: Gönderilmeyen fatura başına ceplerinde kalan minimum 2 Türk Lirası. Bir adet faturanın basılması, yazdırılması, postalanması ve arşivlenmesi bu şirketlere yaklaşık 2 liraya mal oluyor.

Yaptığım küçük bir araştırma sonucu abonesi olduğum operatörün ülke genelinde 14,12 milyon abonesi olduğu, abonelerinin %44,2'sinin faturalı hatta sahip olduğu ve bu operatörün abone başına aylık gelirinin 22,52 Türk Lirası olduğunu öğrendim. Buradan çıkan sonuç şu ki bu operatörün ben dahil 6,2 milyon faturalı abonesi mevcut. Şimdi şöyle bir sayılarla oynayalım:


  • Tüm abonelerin e-fatura kullanması durumunda, her ay 12,4 milyon TL (eski adıyla 12,4 trilyon) bu şirketin cebinde kalır.
  • Bir yaprak kağıdın yaklaşık 5 gr olduğunu ve 1 ton kağıt için 17 ağaç kesildiğini baz alırsak, bu şirketin tüm abonelerine kağıt fatura göndermesinin doğaya bedeli tam 263 ağaç olacak. Zarfları da birer yaprak kağıt olarak hesaba katarsak bu sayı 526 ağaç eder.
  • 12,4 Milyon TL ile TEMA Vakfı aracılığıyla (fidan başına 5 TL'den) tam 2 milyon 480 bin fidan dikilebilir.
  • TEMA Vakfı 81 İlde 81 Orman Projesi kapsamında 5 yılda 3 bin futbol sahası büyüklüğünde 1.500 hektar alana, 2 milyon 205 bin fidan dikebilmiştir.



Şirketler samimi ise ne yapmalılar?

Sayılar gün gibi ortadayken, en küçük fırsatta dahi cebimizdeki son kuruşa göz diken bu doğasever(!) şirketler ne yapmalı? Yapılması gereken, e-faturaya geçen müşterilerine, fatura masrafı olan 2 TL'yi her ay iade etmeleri. Ortada masraf yoksa, tasarruf edilen para, faturayı göndermeyene değil, e-fatura almayı tercih edene ait olmalı. Bu sayede hem ağaçlar kurtulmuş olur, hem de tüm aboneler e-faturaya geçer. Şirketin istediği de bu değil miydi?

Bir başka seçenek ise e-fatura almayı tercih eden müşterilerden yapılan tasarrufun, kağıt fatura tercih eden müşterilerin yok olmasına sebep olduğu kadar ağaç dikmek! Diyelim ki müşterilerin yarısı e-faturayı tercih etti. Tasarrufun miktarı 6,2 milyon TL. Kesilen ağaç sayısı 263. Kesilen ağaçların yerine dikilecek fidanların maliyeti ise yalnızca 1315 TL. Yani müşterilerin yarısından elde edilen tasarrufla, kesilen ağaçların 4714 katı fidan dikilebilir! Bu arada faturaların yanına iliştirdikleri reklam broşürleri de çok sevdikleri ağaçtan imal ediliyor, yazık.


Biz ne kadar samimiyiz?
Tüm bu yazdıklarımın bir sonucu olarak, bu dev şirketlerin ağacı falan değil, tasarruf ettikleri milyon liraları hesap ettiği gün gibi ortada. Bu şark kurnazlığına tepki olarak kağıt fatura alıyor oluşumu, aldığım faturaları ve gazeteler dahil kullandığım diğer kağıt ürünlerini geri dönüşüme kazandırarak bir şekilde telafi ediyorum. Eğer siz de e-faturaya geçerek ağaç kurtardığınızı düşünüyorsanız, şimdi durup bir daha düşünün ve içinizden şöyle deyin: "Boşver ya, iki liradan ne olacak..."